9 dakika okundu
Kırılma Noktaları/Mehmet Ali GÜNER


Bir süredir şu an bulunduğun noktaya nasıl geldiğim üzerine düşünüyorum. Yaşam benim için bir yolculuk; en azından ben öyle görüyorum. Bu yüzden onu hep bir ırmağa benzetirim. Denize kavuşmak isteyen bir nehir misali durmadan ilerliyorum. Zamanın geçmesi kaçınılmaz olsa da ilerlemek, en azından çok ileri gitmek zorunda değiliz.Söz gelimi, bulunduğunuz noktada kendinizi çok güvenli hissedebilir ve oradan öteye geçmeyebilirsiniz. Güvenli bölgenizi, o bölgenin içinde size rahatsızlık veren şeyler olsa bile terk etmeyebilirsiniz; çünkü bildiğiniz sorunlar, bilmediklerinizden daha fazla güven verir.Bilinmeyen, insanları çoğunlukla korkutur ve sırf bu korku nedeniyle çoğu kişi iyi bildiği bir yere saplanıp kalır. Bu yanlıştır ya da doğrudur demiyorum; yalnızca var olan bir durumu tanımlıyorum.

Güvenli bölgesinden çıkacak kadar cesur olamadım ben de. Gerçi benim güvenli alanımın çoğu insanınkinden farklı olduğuna inanıyorum; ama ortak hayaller taşıyan, yaşama ilişkin beklentileri benzer olan insanların kaygıları da benzer oluyor. Siz bunları taşımasanız, hatta hiçbirini istemiyor olsanız bile bu kaygıların arasında kalınca; "Bunu ben de istiyor muyum? Bunu ben de istemeli miyim? Gerçekten istediğim nedir?" diye düşünmeye başlıyorsunuz ve kafanız karışıyor. Tek bir doğru ya da tek bir yanlış olmadığı halde çoğunluğun doğrusunu veya yanlışını içselleştirmeye başlıyorsunuz. İçselleştirdiğinizi sanıyorsunuz belki de; çünkü aslında içinize sinmiyor. İçten içe bunu biliyorsunuz ama o kafa karışıklığı içinde ne yapacağınızı kestiremiyorsunuz.

"Tüm bunları yapabildiğim için mutlu olmam gerekirken neden mutlu değilim?" diyordum kendime. Bir yerde bir yanlışlık vardı ve çözemeyordum. "Yaşam böyle. Sorgulama. Yaşa gitsin," dediler. Nasıl açıklayacağımı bilmiyorum ama bu bir tatminsizlik değildi. Şımarıklık ettiğimi de düşünmüyorum.Yaşamdan çok şey isteyen biri değildim, hiç olmadım. Benim aklımda başka bir şey vardı; çevremdekilere açıklayamadığım bir şey. Sözcüklere dökemediğim, nasıl diyeceğimi bilemediğim bir his işte. Üniversiteden mezun olana kadar yaşamımda her şeyi zamanında yapmış ve hemen hiçbir şeyi atlamamıştım. Mezun olduğumda ise yaşamla baş başa kaldım. 

"Yaşama hiçbir hazırlık yapmamışsın," demişti bir dostum bana. Bu sözü o dosttan duyduğumda bende yarattığı ağırlığı, aklıma geldikçe hâlâ hissederim. Aklımda yüksek lisansa devam etmekten başka bir şey yoktu; ama ekonomik koşullar her zamanki gibi ağırlığını hissettiriyordu.

Türkiye gibi çalkantılı ve dengesiz bir toplumda yaşıyor olmanın verdiği güvensizlik de olabilir; fakat annemle babamın kendilerine ait doğruları vardı ve benim de bunlara göre bir yaşam kurmamı istediler. En başta boyun eğdim, yalan söyleyemem; ama içten içe bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum.

Kısa bir süre okuduğum Çukurova Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünü, daha sonra yüksek lisansta burs aldığım halde bırakıp öğretmenliğe başladım. Sonuçta "hayır" demek benim elimdeydi ve sonunda dedim. Gerçi hayır demek hiç öyle kolay değil. Deseniz bile kabul görmüyorsunuz bazen; çünkü herkes "sizin iyiliğinizi" istediği için size karşı çıkıyor. "Biz çektik, sen çekme. Biz ettik, sen etme. Bizim hatalarımızdan ders al," diyorlar. "Bir başkasının hatasından öğrenilebileceğini kabul ediyorum; ama ben kendim de deneyip görmek istiyorum," dediğimde bile karşı çıktılar. Aldığınız kararların her birinin sorgulanması, kendinize olan güveninizin kırılması demek bir anlamda; çünkü sizin aklınıza güvenmiyorlar demektir. Ben bunu uzunca bir süre böyle hissettim. "Ben demiştim," cümlesi kadar sinir bozucu bir ifade düşünemiyorum; zira inanılmaz bir biçimde güveninizi kırıp sizi karşıdakine bağımlı hale getiriyor. Hata yapmaya korkar hale geliyoruz. Hata yapmak, dünyanın en korkunç şeyi oluyor gözünüzde.

Kendi başınıza aldığınız bir karar sonucunda yapılan ufacık bir hatada hemen kendinizi suçlamaya başlıyorsunuz. Aklınıza, karar verme yetkinliğinize, yeteneklerinize, kısacası kendinize bir türlü güvenemiyorsunuz. Bir karar vermeden önce başkalarına danışmak elbette iyidir; ancak her kararda başkalarına gitmek ve onların dediklerine göre hareket etmek sizi bağımlı bir insan haline getiriyor. Ya da bağımlı bir insan olarak yetiştirildiğiniz için böyle davranıyorsunuz da diyebiliriz. Toplumumuzun kanayan yarası bu. Herkesin kendi aklı çokmuşçasına birbirine akıl dağıttığı insanların arasında kendi yolunu bulabilmek öylesine zor ki... Üstelik aldığınız kararların sonuçları ne olursa olsun, o insanlar fikir belirtmek zorunda hissediyorlar.

Hata yaptıysanız da "Ben demiştim," diyerek yaşamı size dar ediyorlar. Evet, sen demiştin. Evet, hata yaptım; ama öğrendim. Bırakın da sonuçlarıyla bildiğim gibi başa çıkayım. Dünyanın sonu değil.Dünyanın sonu değilmiş; gerçekten değilmiş. Üniversiteden mezun olduktan sonra yüksek lisansa başladım. Bir yıl sonra ailemin ısrarlarıyla işe girip kendime eziyet etmeye başladım. Yüksek lisansımın ilk yılında aldığım istatistik dersinden kaldım. Bu benim için dehşet verici bir durumdu. Bazılarınız için "Ee, ne var bunda?" denilecek bir durum olabilir; ama ben o zamana kadar hiçbir dersten kalmamıştım. Üstelik çok da çalışıp kaldığım bir dersti. Her şey istatistik dersiyle başladı. Sonra yüksek lisansımı iki yılda bitiremeyeceğimi fark ettim. Bu da kabullenmesi çok zor bir şeydi benim için. O zamana kadar her şeyi tam zamanında yapmıştım ve yüksek lisansı üçüncü yıla uzatacak olmak bir yenilgiydi. O zaman öyle algılıyordum. Bu, yaşadığım ilk kırılma noktasıydı; çünkü yaşamda bazı şeylerin her zaman planlandığı gibi gitmeyebileceğini anladım. Kendimi o kadar bastırmışım ki bunu kabullendiğim an bir rahatlama geldi. "Olabilir. Bir yıl geç bitiririm, sorun değil," dedim kendime.

Bir sonraki kırılma noktasını, hiçbir zaman evlenip çocuk sahibi olmayabileceğimi fark ettiğimde yaşadım. Bunu anladığımda yaşama bakışım çok daha farklı bir hal aldı. Önceleri canımı çok acıttı; ama izlediğim yolun diğerlerinden farklı olması beni korkutmamaya başladı. "Bu benim," dedim kendime. "Benim işte. Yapmak için yapamam. Emin olmadan yapamam." Bunu kabullenmek biraz zamanımı aldı; ama kabullendikten sonra çok rahatlamış hissettim.

Yine de yolunda gitmeyen bir şeyler vardı içimde. Yapmak istediğim şeyler vardı. Ben de ülke değiştirdim. Daha doğrusu, çok uzun zamandır gitmek istediğim bir ülkeye başvurdum ve Türkiye’deki yaşamımı bırakarak buraya geldim. Büyük bir kafa karışıklığı içindeydim.Bu süreç beni büyük bir strese sokuyordu. Sonra yaşamdan beklediklerimin farklı olduğunu anlayıp kendimi olduğum gibi kabul etme süreci başladı. Farklı bir ülkede olduğum, günde birkaç farklı dil konuşmak zorunda kaldığım için her gün hata yapıyordum. Her seferinde bir yanlışlık çıkıyordu mutlaka. O kadar çok hata yaptım ki hata yapmanın düşündüğüm kadar korkunç olmadığını fark ettim. Hata yapmaya bile alıştım. "Dünyanın sonu değilmiş," dediğim ve hata yapmaya alıştığımı fark ettiğim o an bir kırılma noktası daha yaşadım. Hata yapmak hiç de kötü değilmiş. Hata yapmakta bir sakınca yokmuş ki... Hatalar yenilgi değil, öğrenmenin bir parçasıymış. Hata yapmadan öğrenilmiyormuş çünkü.

Yaşadığım her kırılma noktasında güvenli alanımın dışına itilmiş oldum. Güvenli alanım genişlemiş oldu bir bakıma. Gidebildiğim her yer güvenli alanımdır artık ve hata yapmaktan korkmayacak kadar çok hata yaptığım için gidemeyeceğim herhangi bir yer olduğunu sanmıyorum.

Çokbilmişlik etmek istemem ama dibe çakılıp orada uzunca bir süre can çekiştiğime inandığım için artık herhangi bir sorun beni korkutmuyor. Kendiniz ölmeyi seçmediğiniz sürece herhangi bir sorun sizi öldürmüyormuş. En şiddetli fırtınalar bile sizi en fazla savurup atıyor. Karanlık aydınlığa kavuşuyor. Yalnızlığa bile alışıyorsunuz. Belli bir eşiği geçtikten sonra hiçbir şey sizi daha kötü çarpamıyor. Beterin beteri var ama siz de daha güçlüsünüz sonuçta. Çok kötüyü gördükten sonra iyinin, karanlıkta uzun süre kaldıktan sonra ışığın anlamı değişiyor.Kırılma noktaları sizi kırmıyor aslında; esnekliğinizi artırıyor. Bence bu çok ilginç.