8 dakika okundu
Yazarım Hoş Geldin/Mesut ŞENOL



Nilüfer Belediyesinin yazarlardan sorumlu görevlilerinden Fatma Hanım Bursa Otobüs Terminalinde beni karşıladıktan sonra Gölyazı’ya getirdi. Yazıevi Konukevine gelmeden önce Gölyazı içinde kısa bir turda Ağlayan Çınar’ı, göl üstündeki köprüyü, yarımadanın girişlerini ve fırın, bakkal vs. yerleri gösterdi. Sonrasında artık “Gölyazı Kültürevi”ne dönüştürülmüş “Aziz Panteleimon” Kilisesi yanındaki “Gölyazı Yazıevi’ne giriş yaptık. Fatma hanım tek tek bütün odaları ve klima, ocak, fırın, banyo, hazır yedek yiyecek malzemeleri ile ilgili bilgileri paylaştı.

Evet, sonunda anahtar elimde, 15 gün süreyle tek başına kalacağım bu yazıevinde kendimi tamamen yazmaya adayacağım bir ortamdaydım. Yurt içinde ve dışında yazarların konuk edilmesi uygulamasının pek çok artısı var. Bilirsiniz Bodrum’u da ilk önce edebiyat alanında yazdığı ölümsüz yapıtlarıyla “Halikarnas Balıkçısı” tanıtmıştı. Bir yörenin tanıtımı edebiyat yapıtlarıyla olunca sağlam bir temel atılmış oluyor. Bodrum örneğinde olduğu gibi, edebiyat dünyasında öne çıkan Bodrum peşinden turizmde hızlı bir atılımı gerçekleştirmişti. Halikarnas Balıkçısının Bodrum’a geliş, kalış ve oradaki yazma ve yaşam serüveni bambaşka boyutlarda gerçekleşmiş olsa da kendi Yazıevi konukluğumu Balıkçı’nınkiyle az da olsa benzeşmiş olarak hissetmeye başladığımı itiraf etmeliyim.

“Yazarım hoş geldin!”, “Bana da kitap verecek misin?”, “Ne yazacaksın bakayım?”Daha Yazıevine girmeden bütün Gölyazı ahalisi yeni yazarlarını sabırsızlıkla bekliyormuş meğer. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra kısa bir yürüyüş yapıp Ağlayan Çınarın yakınına geleyim ve biraz da göl kenarındaki yola doğru adımlayayım demiştim ki, caddeden geçerken sağlı sollu turşu, zeytin, peynir ve börek tezgahlarındaki ablalar, teyzeler sanki köylerinden bir akrabasına seslenir gibi laf atıyorlardı bana. Bütün Balkan ülkelerini gezmiş, oralarda festivallere katılıp halkın kültürel ve sosyal yapısını yakından tanımış birisi olarak, bu mübadil ablaların samimi yakınlığı beni çok mutlu etti. Yabancılanmak bir yana, beni kendi geniş aile çevrimine dahil ettikleri hissine kapıldım. Zaten daha sonra Gölyazı’nın bir başka farkının da kapıların kilitlenmediği ender yerlerden birisi olduğunu gözlemekti. Yöre halkı o derece birbiriyle barış içinde yaşıyordu.

Evet daha sonra sabahtan öğleye doğru olan bir zamanda kahvaltımı tamamlayıp olağan yürüyüşüme çıktığımda, aynı sevimli ablaların en önde, kocalarının ve kızlarıyla oğullarının onların çevresinde, tezgahlarını kurduğuna, malzemeleri son derecede düzenli bir şekilde yerleştirdiklerine, kestane ve börek saclarını titizlikle temizleyip hazırladıklarını gördüğümde, ‘işte budur, bir yöre halkı ailecek güne başlıyor, işlerini birlikte kotarıyor, bravo onlara!’ demekten kendimi alıkoyamadım. Biraz sonra akın akın gelecek turistleri karşılayacak güler yüzler hazırdı. Ya genç bir çift el ele ya da çocuklu çift kendi başlarına veya arabalarının içinden geçerken o ablaların ısrarcı olmayan, yürekten çıkan ‘hoş geldin’li sözleriyle karşılaşınca yüzlerinde bir gülümseme peydah oluyordu. Tabi yerel turizmin artık yıllardır şekillenen turlu gelişlerinden Gölyazı ciddi bir şekilde nasibini alıyordu. 

Ağlayan Çınara kadar yürümek üzere girişteki park yerinde otobüsten inen tur yolcularının başında, elinde bayrağıyla yol gösteren rehber eşliğinde yürüyen kalabalık da aynı şefkâtli selamlamadan nasiplerini alıyordu.Rehberli rehbersiz Ağlayan Çınara kadar gelenler orada hem de göl ile yarımada arasındaki köprü üzerinde ya kendi telefonlarına ya da kasabanın tek fotoğrafçısının papağanını elleriyle havaya kaldırarak poz veriyordu.Tabi sıra lokantalara geliyor ve Türkiye’nin yaşayan ve çok sayıda canlıyı yaşatan sınırlı sayıdaki su kaynaklarından olan gölde çıkan sazan, turna, yayın ve yılan balıklarıyla diğer su ürünlerini tatmak için, her birisini tüm ev halkının sahiplendiği işletmelere adım atıyorlardı. İlginçtir lokantaları işletenler çoğunlukla evin hanımları gibi geldi bana. Çünkü beylerin hemen hepsi küçük tekneleriyle gölde balık avlama işini üstlenmişti. Onların getirdiği günlük balıklar hemen pişirilip masalara servis ediliyordu. 

Bu arada unutmayalım, Gölyazı merkezindeki Mezat Yerinde sabah çok erkenden, balıkçıların balıkları başta lokanta işletenler olmak üzere tüm yerel sakinler tarafından son derecede uygun fiyatlarla satın alınıyordu. Daha önce de belirttiğim gibi, zaten birçok lokanta kendi balığını kendisi avlamış oluyordu. Aslında iddia edebilirim ki, Gölyazı halkı, sanki bir ortaklaşmacı toplum gibi kendi yerel insanına oldukça ucuz bir fiyatla balık yeme olanağını yaygın ve genel bir şekilde sağlayan bir yer.Gölyazı halkının yüzde 80’inden fazlası mübadil. Dışarıdan evlenme vb. yolla Gölyazı klanına katılanlar da onlara uyum sağlamış durumda. Dolayısıyla burada hem dayanışma ruhu çok güçlü hem de dürüstlükten uzaklaşma tüm toplumun reddettiği, kınadığı bir tutum. Bu nedenle buraya gelen turistlerde – ki uzun yıllardır büyük çoğunlukla, neredeyse tamamı yerli turist – kazıklanma endişesi yok. Fiyatlar son derecede makul ve neredeyse belli bir standartta. Üstelik ister cafe ister lokanta olsun, hepsinin önündeki koca levhalarda menüleri ve fiyatları kolayca okuyabiliyorsunuz. Fiyat listeleri ablaların seyyar tezgâhlarının da bir aksesuarı. Belli ki, buraya gelenler bir daha geliyor.Aslında beni göl ile ilişkili olarak en çok etkileyen şey, buranın pek çok kuş türüne yaşam ortamı sağlaması. Kuğu, Elmabaş Ördek, Leylek gibi göçmen kuşlar dışında 30 kadar kuşla ilgili saptama yapılmış. Balıkçılar onların adını avuçlarının içi gibi biliyor. Balıkçı ve Gölyazı sakini Mehmet Çınarlı bu kuşlarla ilgili bir liste verdi bana. 

Gölün sazlıkları ve yaşayan, su kaynakları sürekli beslenen yapısından dolayı burada hiç eksilmeyen diğer kuşların bir kısmının adını sizinle de paylaşmak isterim: Pelikan, Flamingo, Meke, Yaban Ördekleri (Çayır Ördeği, Macar Ördeği, Camgöz Ördek), Yaban Kazları (Saz Kazı, Karaca Kaz, Kanada Kazı), Kamış Kuşları, Dalgıç Kuşları, Babiçe, Behri (Su Pilici), Çaplek, Yalı Bülbülü, Karabatak, Yeşilli, Kılkuyruk, Balıkçıl Kuşu (Beyaz Tepeli Balıkçıl, Gri Tepeli Balıkçıl), Vak Kuşu, Karabatak, Sığırcık, Karga, Kumru, Pıçancık, Çoban Aldatan, Karatavuk, Arı Kuşu… İFSAK Fotoğraf sanatçıları ile bilim insanları bu  kuşların kataloglarını en güzel şekilde hazırlamışlar. Küçük yaştan itibaren göldeki bütün kuşlarla birlikte yaşamanın ömrüne ömür kattığını söyleyen Mehmet Çınarlı’yı ve onun balıkçı arkadaşlarını kıskandığımı fark ettim bir an.Kıskanıyorum çünkü göl kenarında yaptığım yürüyüşlerde yukarıda saydığım kuşların yarattığı muhteşem senfonik koroyu dinlerken derin bir huzur duygusu kaplamıştı içimi. Kurbağaların, yılan balıklarının, su yılanlarının da eşlikçi olduğu bu konserleri dinleyerek balıkçılık yapanlar eminim ki, müzik zevkleri iyice incelmiş ve gelişmiş kişiler haline dönüşmüştür.“Yazarım hoş geldin!” sözünün müzikal biçimini ayrıca göl kıyısında günde iki kez yaptığım yürüyüşlerde göl içindeki ahalinin seslerinde de duyuyorum. 

Yazar ve çevirmen olarak, onların ne demek istediklerini anlamak ve aktarmak görevim diye düşünüyorum her defasında. Gölyazı halkının Göl içindeki ve üstündeki canlılarla kurduğu ortak yaşam düzeni inanılmaz bir şekilde mahalle aralarında da geçerli. Gecesi gündüzü olmadan durmadan öten horozlar, yumurtlar yumurtlamaz bunu sevinçle ve gururla haykırarak çevreye duyuran tavuklar, sokak aralarında tıslayarak ve bazen de yüksek volümlü pes sesler çıkararak ikili gruplar halinde devriye gezen kazlar, önünüze gelince yere yatıp göbeğini sevdiren ama gece sabaha kadar birbirleriyle haberleşip duran köpekler, belirli mevsimlerde farklı psikolojilere giren kediler, Gölyazı ahalisinin uykusuna bir nebze bile engel olmuyor besbelli. Ben de kısa sürede alıştım. Doğanın gölde ve karada bize sunduğu en organik mızıkacıları başka nerede bulabilirim ki!