Tarihi kendi karanlık mahzenine gömmeli. Ancak onun defterini kapatmaktan o kadar korkarız ki! Ak bir tarih yokken, karaları geçmişe havale etmenin kime ne zararı dokunur ki! Geçmişteki kıyımlardan, vahşetlerden, kırımlardan ürküntü duymuyorsak, bugünü olağanlaştırırız. Sorgulamalıyız insani vicdanımızı. Sızlamıyor mu yüreğiniz.
Tarih geçmiştir. Ancak onu yok sayarak kurtulamayız. Korkularımızla yüzleşmek gerekir. Onlar bizim korkularımız, acılarımız, hüzünlerimiz, kederlerimiz. İnkâr ederek kurtulabiliriz. Böylelikle hiçbir bağımız kalmamış olur geçmişimizle. Ancak o zaman da kitleleri uyuşturacak “şanlı” geçmişimiz masalı kalmayacağından ne yaparız. Bence asıl korkutucu olan budur. “Sözde” sözcüklerinin ardına sığınarak, tarihi belirsizliğe havale ederek veya yapılanları mazur göstermek için değersiz karşı tezler ileri sürmek anlamsızdır.
Resmi tarih vakanüvislerin işidir. Anlattıkları, pembe yalanlarla yüklüdür. Benim için bir anlamı yoktur, resmilerin ve anlatıcılarının. Onların anlattıklarının “tarihi araştırmalarla” kanıtlanmış olmasının da kıymet-i harbiyesi yoktur. Zaman karanlık geçmişin hangi çöplüklerde miadını doldurduğunun sayısız örnekleriyle yüklüdür.
Hâkim devletlerin kontrolünde olan, dünyanın paylaşımının en büyük araçlarından olan uluslararası resmi örgütlerin geçmişi “soykırımla” mahkûm etmelerinin de bir önemi yoktur. O mahkûmiyet kararlarının siyasal içerikli olup, bir hesaplaşmadan çok, çıkarsal amaçlara yönelik olduğu gerçeğini unutmamalıyız. Silahla, kanla ve ölümle inşa ettikleri, meşrulukları benim için tartışmalı olan devletlerin ahlaksız ve utanmaz yöneticilerinin gezegenimizde hükümranlıkları ıstırap veriyor.
Geçmişe yapılan her yolculuk, karanlıklara götürür bizi. Korkularımız terk ettiğinde bizi ömürlerimiz tükenmiş olur. Nesnellik bizim dışımızda gerçekleşir. Onu istediğimiz formada dönüştürmeye çalışmamız neyi değiştirir ki!
Tarih gerçekliğe dayanıyorsa yaşanmışlıklar da gerçekliktir. Bizim anlamsız bütün çırpınışlarımız bu gerçeği değiştirmez. Bugünden farklı olmayan geçmişin dünyasında, sadece ölüm avcılarının kullandığı teknikler ve araçlar değişti. Kinler, öfkeler yoğunlaşarak sürüyor. “Ötekiler” ötelendi, aşağılandı. Sürgün yollarında, acı, ayrılık, hasret “ötekilerin” kaderi olmaya devam ediyor. Resmi tarihler bu gerçekleri hep sakladı. Bizi aldattı, kandırdı. Vakan üsler bunu onursuzca, gönüllü yapmaya devam yapıyor.
Belleği silinmemiş ve belleklerini yitirmemiş olanlar için geçmiş; teşhir, deşifre edilmesi gereken bir yaşanmışlıktır. Unutturulmaya veya inkâr edilmeye çalışılan o kötü geçmiş; mirasımız olarak hatıralarımızı, hikâyelerimizi, masallarımızı, efsanelerimizi, destanlarımızı süslerken ve biz onur duyarken “ötekilerin” güz sancısıdır.
Geçmişinin kansız olduğunu söyleyebilecek hiçbir toplum ve inanacak hiçbir “saf” insan olamaz.
Politik dille tarihsel dil uyuşmaz. Tarihe yaptığım her yolculuk beni eleştirilmesi ve karanlık sayfaların paramparça edilmesi gereken bir geçmişe götürüyor. Utanılacak ve yüz karası bir geçmiş. Savaş, şiddet, ölüm, kan kokusu, açlık, sefaletle örülü bir geçmiş ve bugün yaşanan kırımlar, kıyımlar, göçler karamsarlığımın haklı gerekçeleridir.
Her toplum kendi tarihinin; yüceliğini, erdemliliğini, berraklığını, kadirşinaslığını, yardım severliğini haykırıyor. Herkes kendisini aklarken, sorumluluğu başkalarına yükleyerek utançtan kurtulmaya çalışıyor. İnsanlığın yaşadığın travmaların sorumluları bir başka gezegenin varlıkları mı diye şüphe duymaya başlıyorum. Geçmişle; insani, ahlaki ve vicdani bir hesaplaşma yapmayan hiçbir toplum geleceğin acı yüklü travmalarını önleyemez. İçimizdeki habisten kurtulmadan, dışımızdaki yaralara cerrahi önerilerde bulunma hakkımız yoktur.
Kitlesel kıyımların inançsal gerekçeleri ve haklılığı olamaz. Geçmiş bunun acı örnekleriyle doludur. Her fetih bir kıyımdır. Haklı gerekçeler yaratmayın boşuna. Her savaşın ve fatihin sonundaki yıkımlar birer utançtır. Bunun sorumlularının etnik ve dinsel kökeni beni ilgilendirmiyor.
Tarihin motoru insanlar kendileriyle ve “ötekileştirdikleri” farklı toplumlarla barışık yaşamayı öğrendikleri, gerçek adaleti herkes için uyguladıkları zaman karabasanlarından, utançlarından kurtulacaklardır. Bu ütopya bizi bekliyor.
Tarihi çarpıtılmış ve uydurulmuş bilgilerle donatılmış olarak öğrenen toplumların kendilerine de, insanlığa da katkısı ve hayrı dokunmaz. Tarihsel olaylara ve davranışlara bakışımız; hayata bakışımızı ve felsefi düşüncelerimizi yansıtır. İdealizme göre davranışlara; inançlar, değer yargıları ve düşünceler neden olurken, materyalizme göre ise maddi koşullar ve ihtiyaçlar neden olur. Bu iki bakış açısı birbirini beslemekten uzak, zıtlıkları bünyesinde barındırır. Sizin olaylara, davranışlara bakışınız etkileşim içerisinde olduğunuz veya benimsediğiniz felsefi bakışınızı belirler. Doğaya, topluma, insanlara ilişkin sorunları ve sorunsalları yöntem eştirme ve çözme yetisine uzanan yolculuğumuzdur.
Yaşam; farklı tarihsel dönemlerde, farklı zaman dilimlerinde farklı hareketlilikle akar. Koşullar, dinamikler toplumların veya kişilerin hüküm etme gücü ve süresi vb. birçok etmen bu hızı belirlemekte etkili olabilir. Zaman bizim dışımızda kendi mecrasında akıp giderken bizim onu durdurma şansımız yok. Ancak hareketliliğinin hızını kontrol etmek veya yönünü belirlemekte kısıtlı da olsa bir etkimiz olabilir.
Tarihi tekerrür olarak değerlendirmekle başlamak sorunları, olayları anlamayı zorlaştırır. Tarihin dinamikleri, hayal gücü ve barındırdığı ihtimaller sınırsız olup, değişkendir. Tarihin sonsuzluğu içerisinde geçerli olan kanunları ile nesnellikten uzaklaşmadığımızda kavramamızı ve geçmişin yanlışlarından arınmamızı sağlar. Aksi durum kısır bir döngü ve sığ bir anlayışa sürükler ki hamasetin dışında bir yere taşımaz. Gerçek, hamaset karşısında her zaman galip gelir. Hamaset geçici olarak dönemin ruhunu okşamakla birlikte karşılaşılan sorunlara çözümler üretmeye yaramaz. Veya yaşanmış sorunları açıklamaya yetmez.
Tarihin akışının toplumsal dinamikler ve zamanın ruhuna uygun hareketle doğrudan ilişkisi vardır. Ayrıca tarihi tayin etme ve belirlemede kullandığımız argümanların bizim felsefemizle ilişkisini göz ardı etmeden doğru okumakta yarar vardır. Yaşanmışlığı değiştirme şansımız yok. Ancak doğru okumalar yaparak bugünü kavrar, geleceğe ışık sunabiliriz. Aksi durum beyinsel kaos, ruhsal çatışmalar, algılamada sorunlar ve geleceği kurgulamakta zorluklara ve belirsizliklere dönüşür. Amacım hiçbir şekilde tarih yazımı konusunda yeni hipotezler ileri sürüp tezler oluşturmak değildir. Tarihin kişilerin bilinci dışında akan serüveninin doğru algılanmasına, kavranmasına katkıda bulunmaktır. Kişilerin etkisi ve katkısı ile toplumsal ilişkileri, beklentileri, hedefleri doğru okumaktır. Tarih hiçbir zaman kişinin veya birkaç kişinin insafına, gücüne göre tayin yön bulamaz. Toplumsal dinamikler yoksa yön de yoktur.
Bir kişiyi veya dönemi değerlendirirken veya eleştirirken dönemin kendine özgü koşullarını göz önüne almalı. Senin bugün sahip olduğun avantajlar veya koşullar çok farklı olabilir. Bu nedenle toplumsal olaylar kendi özgün koşullarında değerlendirilirse anlaşılabilir. Çünkü her dönem kendi ekonomik, siyasal, sosyal, inançsal değerlerini oluştururken ona uygun düşünce sistemini de oluşturur. İlkel bir dönemi modern bir düşünce ile niçinleri, nedenleri ile sorgulayıp eleştirel süzgeçten geçirebilirsiniz. Ancak; nedenleri, niçin leri, sonuçları kendi yaşam koşullarınıza göre yargılayıp hükümler koyarak nesnel ve objektif sonuçlara ulaşamazsınız. Ulaştığını varsaydığınız kesin hükümler sizin sübjektifiniz olabilir. Bu nedenle onlarca kez düşünüp sonra hükümlere ulaşın. Objektif olmak için ayrıca tarafsızlığınızı korumak zorundasınız.
Tarihsel olayları ve dönemleri kendi koşullarında değerlendirmek gerekir. Çünkü her dönemin kendine özgü ilişkiler ağı, yapısı, toplumsal dinamikleri, çevresel etkileri vb. birçok farklı özellikleri vardır. Modern tarih kavramını bu nedenle çok gerçekçi bulmuyorum. Önemli olan özgün ve özgür dilin kullanılmasıdır. Dönemsel olarak baktığımızda modern çağda ilkel, şoveniz, ırkçı bir anlayışa karşılık daha ilkel olarak sıfatlandırılan bir dönemde daha akılcı, kapsayıcı, özgür, vicdani bir anlayış ve anlatım sergilenip sunulabilir. Bu tamamen sahip olduğunuz felsefi bakışınızla ilgilidir. Ayrıca özgün ve özgür olma anlayışından ne anladığınıza bağlıdır. Ön yargılardan uzak, bilimsel yöntemin kuşkularını içinde barındıran neden sonuç ilişkisi içerisinde yol haritanızı belirlediğinizde çağdaş bir yolun başında olduğunuzu görebilirsiniz.
Farklı zaman ve mekân kavramı tarihsel olayları anlamak, kavramak ve çözmek için anahtar işlevi görür. Aksi durum havanda su dövmek, kendi gerçekliğinden kopmak, olaylar arası bağlantıları yok saymaktır. Diğer önemli bir sorunda tarihsel olayları diğer sosyal bilim disiplinlerinden yararlanmadan açıklamanın yetersizliğidir. İnsanı doğrudan etkileyen ve sonuçları itibarıyla yaşamının geleceğini belirleyen ve açıklayan sosyal bilimlerin diğer disiplinlerinden --- coğrafya, sosyoloji, arkeoloji, antropoloji, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, psikoloji --- bağımsız açıklamanın güçlüğünün ötesinde anlamsızlığıdır. Kişilerin yetenek, uzak görüşlülüğü, ruhsal okşayışı, örgütlülüğü vb. özellikleriyle sınırlayıp toplumsal dinamiklerden, çevresel etkilerden bağımsız açıklamaya çalışmak bilimin var oluş gerekçesine aykırıdır.
Uygarlık bir düşünce ürünü, gelişimi ve değişimidir. Statükocu olmaktan çok, etkileyici bir yenileşmedir. Geçmişe uzanan yolculukta onu taklit ederek değişim ve dönüşüme katkıda bulunulamaz. Geçmişe eleştirel bir bakış ve geleceğe yenilenmiş koşulları içerisine uyarlayarak uygarlığa katkıda bulunabiliriz. Bir ülkeyi, bir toprağı ele geçirmek uygar olduğunuz veya uygarlığı oraya götüreceğiniz anlamına gelmez. Yerli yerleşiğin kendine özgü yaşam anlayışı, biçimi varken yeni yerleşiklere karşı direnç gösterir. Göstermesi de varlığını, geleceğini korumak için doğaldır. Uygarlığı getirdiğini düşünenlerin bakış anlayışları, değişim, dönüşüm istekleri ve gelecek tahayyülleri süreyi belirler veya yerleşiklerin kültürlerini benimseyerek erimeye veya eritmeye başlarlar. Her iki durum “fatihler” ile yerleşiklerin direnç ve güçleriyle ilişkilidir.
Yağmaya ve talana dayalı her göç dalgası yeni bir kültürü yaratmaktan o kadar uzak ki! Varlığını ve kalıcılığını şiddet ve baskı üzerine inşa ettiğinden eskinin “yerlileri” tarafından kabul görmeleri asırlara sarkan bir güvensizlikten dolayı sürekli sorunludur. Baskı araçlarının zayıflamasıyla talancının, yağmacının hayatını sürdürmesi olanaksızlaşır. Yağmacıların, talancıların dönemlerine ait sonsuz güçlerine ve etkilerine rağmen sonraki asırlara sarkmamasının ve yok oluşlarının nedeni de ruhlarda oluşturdukları kin, öfke, öç alma duygularının sonraki kuşaklarda biriktirdikleridir.
İnsanlığı geçmişten veya mevcut yaşam anlayışından daha ileri taşıyan her düşünce ve uygulama uygar bir geleceği hedefler. Geçmişten dersler çıkararak, ret etmeden, kendi oluşum koşulları içerisinde değerlendirirsek objektif olabiliriz.
Tarih ve uygarlık sadece bir topluluğun eseri olmayıp mülkiyetinde de değildir. Tarih yazıcılığına yönelirken objektif olup, nesnel gerçeklerden yola çıkarsak akli sonuçlar ulaşırız. Soy, topluluk üstünlüğünü önceleyen ve eleştiriden muaf tutmak aldatıcı olup gerçeklikten kopmaktır. İnsanlık sürekli bir hareket, göç halini yaşarken masumiyet hiçbir topluluğa ait değildir. Ayrıca insanlığın ruh hallerini de dikkate almakta yarar vardır. Bir dönem soykırıma uğrayan, katliamlardan kurtulanların güç sahibi olduklarında acımasız bir canavara dönüşüp daha güçsüz topluluklar üzerinde benzer kötülükler yaptığını sayısız örneğini tarih sunar.
Teknolojik üstünlük uygar olduğunuz ve uygarlığı taşıdığınız anlamına gelmez. “Miadı dolan ve artık ortadan kalkması gereken şey, insanlığın kabile tarihidir; ulusal devletler, etnik ya da dinsel topluluklar, ayrıca “uygarlıklar” arasındaki çatışmaların tarihidir.” Amacım; insanın uygarlaşması yolunda aldığı mesafeleri yazmak değildir. Ancak kat edilen yolun meşakkatli, sorunlu olduğunu ve sorumsuzlukların binlerce kan ve gözyaşını miras olarak bırakmasının acılı tarihine kapı aralamaktır.
Görüntünün değil özün ---insanın ana eksende--- olduğu bir tarih anlayışı ve yazımı bizi gerçeğe ulaştırır. Resmi tarih yazıcılığı hep sorunlu olmuştur ve sorunludur. Gerçekten ve yaşanmışlıktan o kadar uzak ki! Methiyeler, övgüler dizilimi olarak ta görülebilir. Ayrıca kahramanlık öyküleri üzerine inşa edildiğinden gerçekler görünmez hale getirilir. Ayrıca döneminin muktedirini yüceltmeye, ulaşılmaz kılmaya yöneldiğinden toplumun acıları, sıkıntıları, çelişkileri, ruh halleri yoktur ve çoğu süslü sözcüklerle yalanı meşrulaştırmaya, olağanlaştırmaya yöneliktir. Ahlaki, vicdani kaygıları taşımaz. İnsansız ölüm mangalarının katliamlarını kahramanlık destanları olarak sunmaktan çekinmediğinden etikten de uzaktır. Doğu insanının bir tarih bilinci yoktur. O tarihi kendisiyle başlatır, kendisiyle bitirir. Doğu insanında tarih bir masal söylencesinden ibarettir. Destanların, efsanelerin bu kadar etkili ve yaygın olmasında tarihi bilincinin sınırlı oluşundan kaynaklıdır. Methiyeler ve destanlar tarihinin bizi gerçeğe ulaştırması düşünülemez. Bundandır uygarlık düşüncesine, dönüşümüne, değişimine katkısı sınırlıdır. Doğu insanının bu karakteristik özelliğinden dolayı batıyı etkileyen inançların ve tanrıların merkezi oluşudur. Övgü ve yergi tarih anlayışının temelini oluşturur. Yüceltme veya en acımasız ağır bir dille kötüleme. Nesnellik yok. Türkiye’de üç tür tarih yazıcılığından, tarihçilikten söz etmek mümkündür. “Birincisi, mesleğinde kısa sürede yükselebilmenin yolunun egemen ideolojik paradigma üzerinden yazıp çizmek olduğunu keşfediyor. Genellikle insanlar böyle yapıyorlar. Bu gruptakiler çok popüler hale getirilip akil adam seviyesine çıkarılır. Bir nevi koruma zırhı ile donatılırlar. Söylemleri ve eylemleri topluma kabul ettirilip, toplumsal bilincin oluşumuna önemli bir katkı sağlarlar. Bunlar için çağdaş düşünce, bilimsel yöntem çok anlamlı değildir. İkinci grup, gerçeği biliyor ama kamuoyu önünde bunu asla afişe etmiyor. İdeolojik paradigmanın dışına çıkmanın getireceği sakıncayı biliyor. Başkası gerçeği söylediğinde bıyık altından gülüyor. Özel sohbetlerde ise çok ileride şeyler söylüyor. Üçüncüler ise en küçük tarihçi grup, hem okuyor hem de yazıyor. Ama onların söylediklerini kaç kişi okuyor ve dinliyor.” Türkiye’de en popüler olan tarih yazıcılığı; riskten uzak egemen dilin kullanıldığı, resmi söylemleri yücelten,---hatta kutsallaştıran---dokunulmaz kılan, sorgulamadan uzak, gerçeklikten kopuk sığ, bilimsel yöntemi uygulamaktan kaçınan, klasik bir orta öğretim düzeyindedir. Ebedi, sonsuzluk masalıyla, güçlü, dokunulmaz, kutsal devlet anlayışının sorgulanmadığı veya riskli alan olarak görüldüğü, statükocu klasik resmi anlayışın doğru olarak sunulduğu, çağdaşlıktan uzak bir yazımın bilimsellikle bir ilgisi yoktur.
Tarihi her doğru okuyuş ve kavrayış karşılaştığımız sorunların çözümünde bize önemli ipuçlarıyla birlikte doğru yöntemi ve uygarlığa katkımızı sunar. Tarih statik olmayıp sürekli değişir. Onun merkezinde insan, toplum olduğu gerçeğini unutmadan düşünmeli ve karanlığın nedenlerine ulaşıp aydınlığın izini bulalım. İnsan sürekli değişen, değişmek zorunda olan bir varlıktır. Sürekli bir uyumluluktan bahseden insan yaratıcılıktan, gelişimden ve değişimden uzaktır. İnsan çelişik bir varlıktır. Önce yeniliğe, değişime direnç gösterir, karşı çıkar. Sonra benimser. Ardından karşı çıktıklarının militan savunucusu olur. Bu onun çıkarcı ve çelişik yapısının karakteristik özelliğidir. Bu durum yöneticiden aşağı katmanlara doğru çıkarına göre doz değişikliğine uğrayarak uygulanır. Sürekli arayışlar içerisinde yaratıcı olan insan uygarlığın gelişimine katkıda bulunur. Doğu insanında bu özellik sınırlıdır ve çok yetersizdir. İnançların değişmezliği üzerine inşa edilen bir toplumsal yapının uygar olması beklenmesin. Çünkü insanın özünü oluşturan düşünceye; kısıtlama, engelleme ve yasaklama karşımıza çıkar. Öze ulaşmak düşüncedeki güçle, özgürlükle ve ifadeyle mümkündür. Öz yani insanın kendisi yoksa objektif tarihte yoktur.
Anadolu’nun geçmişini yok sayarak ailelerin soy kütüğüne indirgenen bir tarih yazıcılığının sorunlu olmasının ötesinde sınırlı, kısıtlı, yetersiz bilgiler içermesinden dolayı çözümlemeleri de gerçeğe ulaştırmaz. Kurucularının isimleriyle anılan, yerleşen, varlıklarını sürükledikleri toplulukların ve hüküm ettikleri yerleşiklerin kan ve gözyaşına borçlu olan bu devletlerin Anadolu da kalıcı bir uygarlık yaratmaları mümkün değildi. Hepsi aile adlarına dayanan bu beylik ve devletlerin Anadolu da sürekli bir çatışma, korku haliyle topluluklarda güven duygusunu ve kalıcı eserler oluşturma isteğini köreltmesi de olağandır. Ayrıca toplulukların kişiliklerinin ve varlıklarının yağmaya, talana dayalı fetih hareketleriyle ilişkilendirilmesi de düşüncenin üretimine katkıyı sınırlaması da doğaldır. Şu gerçeği kavramadan olumlu düşüncelere ve sonuçlarına ulaşmak mümkün değildir; hangi dönem ve hangi topluluk tarafından yapılmış olursa olsun özünde yağma ve talan olan fetih hareketi yıkıcıdır. İster ilkel, ister modern savaş araçlarıyla yapılmış olsun yıkım kaçınılmazdır. Bu beraberinde öfke ve nefret dışında bir miras bırakmaz. Amacımın tarihi yeniden yazmak olmadığını baştan söylemiştim. Her fetih hareketi talan, yağma ve yıkım olup özü itibarıyla barbarlıktır. Bu barbarlık ister ilkel, ister modern araçlarla ve amaçlarla yapılmış olsun özü değiştirmez. Yüceltilen, dokunulmaz kılınan bu tarih anlayışı psikolojik olarak aşağılık duygusudur. Tarihi kendimizle başlatıp, sürdürmek ve diğer toplulukları yok saymak sorunlu bir ruh hali olup, sorunlu bir tarih anlayışıdır. İnsanlığın bin yıllara uzanan serüvenin merkezine kendimizi koyarak kötülüklerinden arındırılmış saf bir topluluk ve tarih yazmak uygar olmayıp, ilkellikte takılı kalmaktır.
Uygarlık, tarihi bir geçmişi olanların yarattıklarıdır. Tarihi olmayanların veya tarihini doğru okumayanların uygarlığa bir katkısı yoktur. Masallara ve söylencelere dayalı bir geçmişin uygarlıkla ilgisi yoktur. Masal uygarlığın ürünü olmakla birlikte “uygarlık masal değil gerçektir.” Batı uygarlığı iki temel direği olan Roma hukuku ve Atina demokrasisi de Hıristiyanlık öncesi döneme aittir.” Bundandır uygarlıkla dinler arasında doğrudan hiçbir ilişki yoktur.