Yıllar sonra aynı kıyıdayım. Şehrin gürültüsünden uzak, yalnızlığımın ve sonsuz sessizliğin hüküm sürdüğü bir pazar sabahı; yıllar önce son kez bulunduğum Sultanahmet sahiline kendi vicdanımla yüzleşmeye geldim.
Karşıda Yassıada, bir görünüp bir kaybolan bir suçlu gibi sislerin arasından, bulutların izin verdiği anlarda görünüyor. Onu görmediğim anlarda çayımdan aldığım her yudumda hayalimde bir kayık; içinde elinde iki kürekle babam, benden üç yaş küçük Can ve kendi siluetim var.
Pazar sabahının o amansız sessizliği, ruhumdaki fırtınanın gürültüsünü bastırmaya yetmiyor.Babam bir taraftan küreklere asılırken diğer taraftan da elindeki çaparisiyle İstanbul’un çıtır çıtır, gümüş sırtlı istavritlerini çekmeye çalışıyor.
Her çekişinde onar on beşer istavritin sırtlarındaki pullardan güneşin şavkını yansıttıklarını görüyor; kardeşimin ve kendimin alnındaki mutluluk ışığının denize yansımasına şahit oluyorum.Sevgili babacığım, İstanbul’a ilk gençlik yıllarında geldiğinden midir bilmem; deniz, balık avcılığı ve yüzme tutkusunu hayatının temel eksenine almıştı. Bizleri de o aşkla tanıştırmak için elinden geleni ardına koymuyordu. Neredeyse ilkbahardan sonbaharın son güzel haftasına kadar vaktini; balık tutarak, yüzerek ve gözlerimize bakarken duyduğu gururla bizlerle geçirmekten ayrı bir haz aldığı yüzünden okunurdu.
Son yıllarda o vahim hastalığın pençesinde olduğunda dahi bu tutkusunu yerine getirmeden günlerini geçirmek istemiyordu. İşte şu anda gözümün önünde seyretmekte olduğum perdede hava, zaman zaman kararacağının haberini minik şimşeklerle, kararmaya yüz tutan bulutların arasından vermek üzereydi.
Fakat o uğursuz gün gökyüzü, ne yazık ki müsamahasını yitirdi. Şövalye Adaları’ndan baskın yaparcasına hızla kopup üzerimize gelen kara bulutlar, azgın ve sert bir poyrazı üzerimize bir kırbaç gibi salmaktaydı. Babamın suratındaki endişeyle ağzından çıkan, “Çocuklar hava patlayacak, şu son seferi de yapalım, çekelim misinalarımızı ve doğru sahile, dönüyoruz!” sözünün ardından birkaç dakika geçmişti ki; deminden beri küçük küçük çakmakta olan şimşeklerin ardından büyük bir gürültü koptu ve deniz, devasa hiddetini yüksek dalgalarla gösterdi.
Babam kayığın yönünü kıyıya çevirmişti. Ancak dalgalar kıyıya paralel değil dik geldiğinden; amatör denizci bilgisiyle kıyıya paralel gitmenin —biraz zaman alacak da olsa— dik gitmekten daha güvenli olacağına karar verdi. Ve işte o an…
Alabora olma tehlikesinden uzak bir yolculukla sağ salim karaya varmaya hazırlanmışken; tekne paralel hale getirilmiş, topladığımız misinalar torbaya konmuşken kardeşim Can, ayakta babama doğru bir hamle yaptığı sırada dengesini kaybetti ve gözümüzün önünde o azgın dalganın tepesinden aşağılara doğru gitti. O anlar; Can’ın dengesini kaybedip dalgaların iştahlı ağzına düşüşü, hâlâ her gece uykularımı bölen o sessiz feryadın başlangıcıydı.
Ne olduğunu anlayamaz bir halde babamla yüz yüze geldiğimizde, babamın çaresiz ve mecali kalmamış sesi kulaklarımda hâlâ yankılanıyordu: “Atla!” Kardeşim yüzmeyi yeni yeni öğrenirken ben oldukça iyi biliyordum ama nedense o an görkemli dalganın koynuna bedenimi atmaktan ürkmüş, korkunun soğuk prangalarına teslim olmuştum. Kardeşim Can, denizin ortasında bir umut kırıntısı ile ikinci kez dalganın altında görünmez olduğunda umudumuzu kesmiştik ki; teknenin denize yaklaştığı kenarından başıyla, bedeniyle fırladı; gözleri yuvalarından çıkarcasına korku ve endişeyle elini bana uzatıyordu.
Bağırmak istiyor ama suyla dolu bedeninden sanırım ses çıkmıyordu. Uzattığı elini tutmaya çalıştım; kendimi korumaya alarak uzandım, avucu elimin içindeydi. Yaşamla ölüm arasındaki o incecik çizgi, benim parmaklarımın arasındaydı.Ancak doğa, bizden her zamanki gibi daha güçlü ve acımasızdı. Bütün gücümle sıkıca tutmaya çalışsam da kardeşimin bedeninin ağırlığı, ıslaklık, kayığın dalganın zorlamasıyla tekrar yükselmesi ve denizin kardeşimin bedenini iştahla aşağı çekmesiyle ancak bir iki dakika dayanabildim; gücüm kesildi ve kardeşimle hatırladığım son bağ, avuçlarımın arasından buz gibi bir ıslaklığın içinde öylesine kayıp gitti.
Babam bir kez daha çaresiz ve umutsuz bir şekilde “Atla!” dedi ama korkumdan komutuna olumlu bir yanıt veremedim, o cesareti gösteremedim. Korkaklık mıydı bu, yoksa ruhumun derinliklerine gömdüğüm o çocuksu kıskançlığın sessiz bir infazı mı?Kardeşimi tam iki gün sonra bulabildik. Acısına dayanamayan babam da ardından, üç ay sonra dünyaya gözlerini kapadı. Ölene kadar, o kısacık zaman dilimi yüzünden babamla aramda —beni haksız yere suçladığı için— hep bir mesafe, aşılmaz buzdağları oldu. Şimdi ise kendimi iç mahkememde sanık sandalyesine oturtuyorum.
Acaba o çocuk aklımla evimizi kardeşimle paylaşmaya dayanamıyor ve çocukça bir kıskançlıkla mı o haldeyken atlayıp yardım etmedim? Elim her ne kadar kaysa da öbür elimle destek verip onu oradan çıkaramaz mıydım? Tamamen suçsuz muyum yani? diye kendimi yargılamayı sürdürüyorum.Uzun yıllardır uyku tutmuyor; uykuya daldığım ender zamanlarda ise rüyalarımda geceler boyunca o el uzanıyor ama tutamıyordum. Ta ki dün geceye kadar…
Nasıl olduysa bilmiyorum; dün gece rüyamda elini sıkı sıkı tutuyor, onu kurtarıyor ve babamın sevinç gözyaşları arasında onu tekneye alıyorum. Birbirimize sarılıyoruz. Aramızda yıllardır süren kırgınlık, hem babamla hem de sevgili Can’la bir anda eriyor. Ama o anda, “Neden o gün yapmadın ağabey?” diye ilk kez soruyor. Hıçkırıklarım arasından tek söz söyleyemiyorum. “Neden beni şimdiki gibi kurtaramadın?
Doğduğun günden beri beyninin derinliklerinde sakladığın kıskançlık mı yoksa korkaklık mı beni feda etmene neden oldu?” diyor. Sıkıca sarılıyor ve aramızda yıllarca yükselen duvarı adeta yıkıyor. İçimden, kurtardığıma pişman olarak kan ter içinde uyanıyorum. Bir özür dahi dileyememiş olmanın ağırlığı ve üzüntüsü, o devasa dalgalardan daha beter üzerime çöküyor. Zaten doğru dürüst onaramadığım vicdanım bir kez daha sızlıyor.Rüya beni şu ana değin hiç düşünmediğim sorgu odalarına taşıyor.
Şimdi kendime sormaya cüret ediyorum: Sevgisi bölünmesin isteyen o bencil çocuk mu tuttu ellerimi? Acaba gerçekten onu kıskanıyor muydum? Yediğim önümde yemediğim ardımda, her türlü şımarıklığıma sevecenlikle yaklaşılan bir aile ortamına onun gelmesiyle hissettiğim sevginin ikiye bölünmesine katlanamayan ruhumun kıskançlığı mı neden olmuştu o günkü vurdumduymazlığıma? Yardıma koşmaya, yaşamımı ortaya koyacak cesareti göstermemeye bu mu sebep olmuştu?Yıllardır bu ikiyüzlülük sarmalında nefessiz kalırken; kardeşime gösteremediğim cesaretimin kefaretini, çocuklarıma gösterdiğim sonsuz merhamet ve sorumluluk hissiyle ödemeye çalışıyorum. Onlara gösterdiğim her şefkat, aslında o gün denize gömülen cesaretime bir ağıt…
Kendi kendime yaptığım bu samimi itiraf, bir nebze olsun vicdan azabımı dindirmeye yetecek miydi? Bunca yıl bu ağır yükü nasıl taşıdığımı bir ben, bir de ben biliyordum. Kalbimde küçük de olsa bir hafifleme hissediyorum. Rüyada da olsa ondan minik bir özür dileyemediğime hayıflanıyorum. Oysa ne kadar da güzel bir hafiflemeye, huzura ve dinginliğe kulaç açacaktım.
Vicdanımın derinliklerinden gelen bu duygusal dönüşüm, bundan sonraki yaşamımı yeniden inşa etmeme temel oluşturuyordu. Her nefes alışımda beni boğan, kendi kendime ördüğüm bu ikiyüzlülük sarmalı beni adeta bitiriyordu.Yıllardır üzerimde taşıdığım o devasa yükü üzerimden atmaya, gerçekle yüzleşmeye kararlıydım. En büyük sancım, o anın tanıklarının olmamasıydı.
Yirmi yıl önceki o anın nasıl yaşandığını, kararsızlığımı, o günden beri beni izleyen suçluluk cehennemini kendi kendime itiraf ediyorum. Bu itirafımı bütün açıklığıyla çocuklarıma anlatsam; kalbimdeki acıyı, derin sızıyı ve pişmanlığı hissederler miydi?
Bu vicdan mahkemesinden empati kurarak beni beraat ettirirler miydi? Gerçeğin o çıplak ve yakıcı onuru, ruhumdaki bu derin sızıyı dindirir mi? Gerçeği söyleme cesaretimin erdemini onurlu bir davranış olarak not ederler miydi? Bilmiyorum. Ama geçmişin karanlık gölgesinden sıyrılıp bu sabah Sultanahmet sahilinde denize bakarken, ilk kez vicdanımın rehberliğinde ruhumda bir rahatlama hissediyorum.“İtiraf, ruhun en zor ama en özgürleştirici kulaç sesidir.” diyorum.