İnsanlık tarihi çeşitli evrelerden ve evrim süreçlerinden geçmiş olmasına karşın, düz bir doğrultuda sürekli bir "hayatta kalma modu" varlığını sürdürmüştür. Dayanışmacı, paylaşımcı ve toplumcu topluluklar barış içinde yaşarlarken; tarımda ve üretimde gelişme sağlayanların —İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinde açıklandığı üzere— göçebe kültürüne sahip olanlar tarafından talan edilmesiyle savaşların, daha doğrusu vicdansızlıkların kapısı aralanmıştır.
Bu sosyolojik yapılanma, tarih içinde farklı süreçlerle değişime uğramıştır. Artık göçebelik yerini; gelişmiş teknoloji ve silah gücüne sahip ülkelerin, toplulukların hayatta kalma gereksiniminin çok ötesinde sömürgeci ve bir dönem insanları köleleştirici uygulamaların yaygınlaşmasına bırakmıştır.
Kralların anlık kızgınlıklarıyla bir ülke halkının diğerine savaş açması; asker ve sivil kitlesel ölümleri insanlığın karnesine kırık bir not olarak yazdırmıştır. Siyaset psikolojisinde ötekileştirme (otherization), insanlıktan çıkarma (dehumanization) ve şeytanlaştırma (demonization) olarak tanımlanan “bizden” ve “diğerleri” (in-group/out-group) ayrımları, vicdansızlık kavramının toplum liderleri tarafından insanların zihnine nasıl yerleştirildiğini açıklamaktadır. Böylelikle beyni yıkanan insanlar, daha düne kadar birlikte yaşadıkları komşularını insan olarak görmekten uzaklaşarak, bir başka deyişle vicdanlarının sesini susturarak katledebilmektedir.
Bu alanı araştıran bilim insanlarının gözlemlerine göre bir insan, başka birini "insan" olarak gördüğü sürece onu öldüremez. Dolayısıyla savaş tamtamlarını çalan liderlerin yaptığı şey; tam olarak bu "insanlıktan çıkarma" eylemi ve yok edileceklerin yaşama hakkı olmadığını kanıtlama çabasıdır. Ne yazık ki insanlık tarihinde bu yöndeki beyin yıkamalar çok kolay sonuç vermekte; "biz" diye tanımlanan topluluğun üyeleri, hayatta kalma içgüdüsünün etkisiyle liderlerin ötekileştirme ve düşmanlaştırma telkinlerinin büyüsüne kapılmaktadır.
Üstelik insanlığı ve vicdanı devre dışı bırakan bu tutum, yönetici kesimden toplumun geniş kitlelerine yayıldığında; vicdan sahibi kişilerin buna karşı çıkması veya genel baskın ruh halinin dışında bir tavır geliştirmesi olanaksız hale gelmektedir. Sanatın ve edebiyatın bu bağlamda zaman zaman toplum genelindeki ruhsallığa ters veya muhalif yaklaşımlar sergilemesi, ürünler ortaya koyması; her ne kadar baskı altında kalsa da toplum vicdanının sesi olarak algılanmalıdır.İnsanlık ve vicdan, sonuç olarak birlikte tanımlanması ve anlamlandırılması gereken kavramlardır. Vicdanını dinlemeyen insanlığın bugün toplumlara yaşattıkları hepimizin gözü önündedir.
Çocuk, kadın, yaşlı ya da genç demeden insanları adeta bir kıyma makinesinden geçiren savaşların günümüzdeki gerekçeleri; eski dönemlerdeki din ve etnisite gibi unsurları bile aşan bir genişleme eğilimi göstermektedir. Aynı dine, ırka ve hatta kültüre sahip Rusya ile Ukrayna arasında yaşananlar, vicdansızlığın hangi noktalara ulaştığının kanıtıdır.
Yakın zamanlara kadar iç içe ve benzer sosyokültürel ortamlarda yaşayan Ruslar ve Ukraynalılar, birbirlerini vahşi yöntemlerle öldürebilmektedir. Burada beyin yıkamaların sonucu, “ben öldürmezsem o beni öldürecek” şeklinde açıklanabilecek bir hayatta kalma güdüsüyle, vicdandan yoksun bir insanlıktan uzaklaşma tablosuna dönüşmektedir.İnsanlığın hayatta kalma modunu şekillendiren düşünsel çerçeve değiştirilmedikçe, vicdan ve vicdansızlık arasındaki bu uyumsuzluk sürüp gideceğe benziyor…