“Özgürlüğe giden yol yoktur, tek yol özgürlüktür.”
Friedrich ENGELS, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”nde binlerce yıl süren kadın egemenliğinin, tarıma geçişle birlikte yıkıldığını yazar ve erkeğin kadın üzerinde gittikçe artan gücünü ve bu gücün sonucunda oluşan iktidarını sorgular.
Tarımla birlikte, insanların sömürü, hakaret ve yok etmesine karşı koyacak bıçağı, silahı, zehri ve kırbacı olmayan hayvanlar, tutsaklaştırılarak acımasızca kullanılmıştır. Bu masum varlıklara zorla çektirilen sabanın, erkeğin eline geçmesiyle birlikte tarım mümkün kılınmıştır. Bu durum önce iş dengelerini değiştirmiş, sonra da kadınla erkek arasındaki rol dağılımını…
Sabana sahip olan erkek, bu mülkiyeti çocuklarına geçirmek ve soyunu güvence altına alabilmek için tek eşliliği getirmiş ve kadın ikinci plana itilmiştir. Bu eğilim, kent devletlerinin ortaya çıkmasıyla da kurumsallaşmıştır. İşte o günden sonra bütün tanrıçalar kaybolmuş. “Tanrılar ise hep erkek” olmuştur.Varlığını, gücünü, otoritesini ve kurallarını, kandan, şiddetten, köleleştirmekten, sömürüden ve hiçleştirmekten alan bütün iktidarlar gibi erkeğin kadın üzerindeki iktidarı da bir cinsin diğer cins üzerindeki yazgısını belirlemek, kendi gücünü korumak ve meşrulaştırmak adına tarihin sayfalarına kara bir leke olarak düşmüştür.
İktidarın sahipleri, ellerindeki dikenli halkaları, hiçleştirdikleri, diğer bir deyişle ötekiler diye tanımladıkları, hayvanların, kadınların, çocukların, boynuna acımasızca takmakta, istedikleri an sıkıp, istedikleri an gevşetmektedirler. En büyük sömürü ‘ötekiler’ diye tanımlananlar üzerinden yürütülmektedir. Sömürünün katmerleşip, uzayıp gitmesinin en önemli nedenlerinden birisi de hiç kuşkusuz düşünmeden, soru sormadan, uyum sağlayarak, biat edip, boyun eğmektir.
Yaşamın tüm alanlarını, koşullarını, kurallarını belirleyen ve düzenleyen iktidarın efendileridir. Sahne, oyun ve oyuncular önceden hazırlanmıştır. Tek eksik, müziğin ayarıdır. Onu da günün atmosferine göre ayarlamaktadırlar. Kulakları sağır, aklı felç, gözleri kör, dili de kolaylıkla lal edebilirler. Böylece, sersem-sepelek, uykuyla-uyanıklık arasında bocalayan, sölpük ve her gün biraz daha çürüyen yaşamı, ikinci sınıf diye tanımladıklarına yazgı diye kolaylıkla belletirler.
Erkeğin kadın, kadının erkek, güçlünün zayıf ve insanın hayvan üzerinde kurduğu bu iktidar zincirini parçalamanın yolu, kimin tarafından, hangi erekle ne için ve nasıl sunulursa sunulsun, reddiyeyi geliştirmek ve bize biçilen rollere, yazılan yazgıya, boyun eğmemeyi, şimdi, şu an -yarın geç olabilir- reddetmeyi ve bu karşı duruşu hayatın sevgi dolu bağrına ekip, filiz vermesi için direnmeliyiz. Beklemek tutsaklığa evet demektir. Çünkü doğru olanı yapmak için, her zaman doğru zamandır.
Direnmenin, yazgıyı ve uzlaşmayı reddedebilmenin yolu ise; meseleye sınıfsal bakmaktan geçer.Dilleri, dinleri, cinsleri, türleri, renkleri ve ırkları ayırarak, birinin ötekinden üstünlüğü sorunsalı üzerine meseleyi bina etmeye çalışmak, sanırım insanlığın yaşayacağı en büyük aldatmacadır.Tanrıların ve Tanrıçaların tek başlarına, ya da bir bütün olarak, iktidar koltuğuna oturmadığı bir dünyanın kapılarını aralamanın yolu ise; üretim ilişkilerini ciddi biçimde sorgulamakla olasıdır. Burjuvazinin salt dünya kadınlar günü diye tanımlayıp, içini boşaltıp, dışını süslediği, kendi sömürü düzeninin sürmesi için tüketimi hızlandırmak adına sürekli tıngırdatıp durduğu, alkışlara boğduğu, aslında cins ayrımcılığını körüklemenin ötesinde, içine doldurduğu insana dair hiçbir şey yoktur.
Kapitalizmin ve savunucularının dediğinin aksine; bugün, tarihin taşları üzerine aslında şöyle yazıldı: 8 Mart 1857 yılında ABD’nin New York kentinde, daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi bir yaşam için mücadele veren tekstil işçisi kadınların, grevi ve bu grevin uzun soluklu yürümesinin ardından işçilerin fabrikaya kilitlenmeleri ve yüzlercesinin alevler içinde yanışlarının mücadelesidir.Bu onurlu mücadelenin altında yatan gerçek ise; iktidara, patronlara, sömürüye ve insanı insanlığından uzaklaştıran paranın kirli ellerine bir başkaldırı, bir karşı duruş, dilsizleştirilen dilin çığlığıydı.
Yapanın ve yıkanın insan olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, hayatın da bir başkaldırı üzerine temellendiğini söyleyebiliriz. Bunca savaş, zulüm, sömürü, işkence, tarihin sayfalarında hâlâ bu kadar canlı ve kanlı olarak varlıklarını sürdürüyorsa; dönüp içimize bakmalıyız, bu bakış bize sömürene, yıkana ve yok edene karşı güçlü bir başkaldırının, güçlü bir ‘hayır’ demenin tam da zamanı olduğunu söyleyecektir. Sömürenler, sömürmeye devam ettikçe, karşıtı olan başkaldırı sürmeli ve kesintisiz mücadele devam etmelidir. Verilen mücadelenin kesintisizliği, insanlığın kurtuluşunu ve yepyeni bir güneşin doğuşunu mutlaka muştulayacaktır.Başkaldırı dile gelip söze döküldüğü zaman ki işte o zaman, tarih yeniden yazılacaktır. İnsanlık tarihinde başkaldırının ilk nüvesini de bu çerçevede sanırım yazın oluşturmuştur.
Yazmak, soru sorarak yaşamaktır. Yaşarken, zaman denen olguya inanmamak ya da onu farklı bir biçimde algılamaktır. Zamana, kendi dışından bakmak, otoriteye meydan okumak hatta daha ileriye giderek onun değişmez kurallarına kahkahalarla gülmektir.Kahkahaları çoğaltmak adına sorular sormalıyız. Bize biçilen rolleri, yapıştırılan etiketleri şüpheci bir şekilde sorgulamalıyız. Sorularımızın içine dalıp birbirimizin yüreğine dokunmak için çağrılarımızı birleştirmeliyiz. Kabına sığmayan su gibi kabarıp kabarıp taşmak, sel olup önce kendimizi, sonra geçtiğimiz her yeri ve her şeyi yıkayıp, yeşertmek için sormalıyız ve sorularımızı çoğaltmalıyız.
Niye tecavüz, niye taciz, niye töre cinayetleri, niye kadın cinayetleri, niye sapkın olarak etiketlemeler, niye salgın hastalıklar, niye sömürü, niye şiddet, niye işkence, niye savaş, niye kan, niye açlık, niye bombalar, niye silahlar, niye durmadan artan intiharlar, niye katledilen hayvanlar, niye kesilmeyen ağıtlar… Niye çocukların ve hayvanların dinmeyen gözyaşları…Bütün bu olumsuzluklar karşında pes etmiyoruz ve asla yaşama küsmüyoruz. Yaşadıklarımızı bilincimizle damıtıp bir yaşam direnci ve etik bir tavır oluşturuyoruz. Ölüme kahkahalarla gülerken, yaşama bağlılığımızı haykırıyoruz.“Yaşam, zamansız. Yaşamın hiçbir zamanı yok. Çocukluk, kadınlık, erkeklik, ölüm, sevgi sevgisizlik, doyum doyumsuzluk, her şey iç içe. Kuzey Avrupa’nın beyaz geceleri gibi. Kararmayan havanın ardından, hemen gene, günün ağarması gibi.
”Her şeyin birbirinin içinde oluşunu kavrayıp, bu oluşun yeniden doğuşunu görmek ve sonucunda oluşan karmaşıklığı çözmenin ve yeni karmaşıklıklara merhaba demenin adı yaşamdır ve yaşama bıkmadan, usanmadan sorular sorarak bilinci bileylemek gerekir.Her gün yeniden, neden, neden, neden?…diyebilmektir.
Nedenler çoğalınca, insan yaşamına dair her şeyin belli bir zaman ve uzam kavramı ekseninde yeniden yapılandırılması, insanca yaşamanın başat özelliklerindendir.
Bu başatlık nerede duruyor?..Bu başatlık, hayatın hem ortasında, hem de kıyılarında durmadan geziniyor. Yaşamda bir paradigma oluşturuyor. Yeni bir düş, yeni bir dünya yaratmak için soru soran ve mücadele eden insanlar olmalıyız. Hem de çok soru soran. Artık kimse soru sormuyor…Çocukların dışında, onlar da büyüyünce… Onlar da sormayacaklar. Soru sormak gerçekle yüzleşmek demektir. Ve gerçeklerden kaçışın hiç mi hiç yolu yoktur. Sorular sorduğu için yaşamdan sürgün edilen ama her şeye rağmen direnen bir kadının çığlığına kulak verelim:
“Gecelerimizi yalnızca ağıt sesleri bölerdi. Başka hiçbir şey karanlığı bu kadar küçük parçalara ayıramazdı. Yürekler, kurşun gibi ağırlaşır, gözlerimiz gittikçe büyürdü. Hep yaşlı kadınlar ağlardı; kınalı saçlarını toprağa vurarak. Çocuklar ise başlarını, annelerinin koltuk altlarına, memelerinin arasına saklardı. Sözü yok ki toprağın haykırabilsin!”
Toprağın sözü olmasa da insanın sözü var. Bu bağlamda hepimizin söyleyecek sözü olmalı ve sözümüzü sakınmadan hep bir ağızdan coşkuyla, inatla, başkaldırıyla haykırmalıyız.Yürüdüğümüz yolda insanların, ülkelerin ve nesnelerin bittiğini işaret eden tek şey; sustukları, sindikleri, görmezden geldikleri, kanıksadıkları ve korktukları için önlerindeki eşikleri nasıl aşacaklarını bilememeleridir. Biz hayatın içindeyiz. Hayat bizim içimizdedir ve “Özgürlüğe giden yol yoktur, tek yol özgürlüktür.”