
Ezan sesi, kasabanın taş sokaklarında yankılanarak kızın kulaklarına ulaşıyor. Gecenin derin sessizliğinde, incecik bir korku titremesiyle yüreği sarsılıyor. Onu görüyorum düşümde, kimi zaman bir gölge gibi silik puslu havada yitip gidiyor. Sanki evin her bir köşesi gölgelerle dolmuş, karanlık ona her adımda daha da yaklaşıyor. Pencereden dışarı baktığında, sokak lambalarının titrek ışığı altında boş sokakları, birbirine yaslanmış taş evlerin duvarlarını görüyor. Etrafta kimse yok; kasaba, onun varlığını fark etmeden uykuda. Kimin selası okunuyor bu saatte? Fısıldayan rüzgarın içinde, sokaklar soğuk ve terk edilmiş görünüyor. Diğer odaya girdiğinde kasabadaki o metruk ev canlandı zihninde. Yana yöreye atılmış telis çuvallar, paslanmış, ne olduğu belirsiz demir parçaları, baştan aşağı dört parmak aralıklarla delinmiş uzun bir kalas, duvara dayalı. Yüklük olarak kullanmışlar bir ara odayı. Oraya buraya atılmış dipleri düşmüş üç isli bakır tencere. Tahta merdivenleri gıcırdatarak üst kata çıkmaya niyetlendi. Burnuna un kokusu geliyor, kekik kokusuna, incir sütü kokusuna karışmış koku. Sert bir ışığa çarptı pencerenin kıyısına ulaşınca. Kuzeye dört büyük mazgal gibi pencere açılmış. Güneydeki pencereye varır varmaz dışarıya baktı, uzakta dümdüz deniz… Evlerin kiremit damları sanki ayağının dibinde. Çocukken oyun için gizlice girdikleri metruk yapı zihninde gittikçe silikleşti bir süre sonra.
Evde fısıltılar, ayak sesleri… İçinde, bu kasabadan kaçma isteği, o gece her zamankinden daha güçlü bir şekilde beliriyor. Bir şeylerin peşinde olduğunu biliyor, ama neyin olduğunu tam olarak kestiremiyor. Yavaşça evin içinden süzülerek dışarı çıkmaya hazırlanıyor. Gözleri korkuyla dolu, her gölge ona bir tehdit gibi geliyor. Kaçmak istiyor, kendini bu kasabanın dışında, bu karanlık sokakların ötesinde, hiç bilmediği bir dünyada bulmak istiyor küçük kız.Belleğimde dip köşe temizlikleri yapmadıkça öfkem bildiğim en kuvvetli bileyi taşın dönüveriyor. Neye değse onu keskinleştiriyor yine. O kız gibi bileyleniyorum gitgide.Aklıma mukayyet olmalı bugünlerde.
Ayakları çıplak, taş zemine basarken ince bir soğukluk duyuyor. Sokaklardan sessizce ilerlemeye çalışıyor, ama her adımda daha çok korkuyor, sanki gölgeler onu izliyor, sokaklar onun ardında kapanıyor. Kalbi göğsüne sığmaz gibi çarpıyor, elleri titriyor. Peşinde bir şey var, ya da birisi ama döndüğünde hiçbir şey göremiyor.
O an, bir gölge gibi, elinde bir ışıkla beliren ürkütücü bir yüz. Göz göze geliyor onunla. Tanıdık biri sanki. Kasaba yolundan çıkagelmiş adamın bakışları soğuk, yüzü sert ve kararlı. Ona doğru yöneldikçe gölgesi büyüyor adamın, yalpalayarak karanlık bir köşeye sığınmak istiyor kız, bir an kaçışın artık bir sonu olmadığını anlıyor. Peşinde her an artan bu karanlık, onun için yazgının çizdiği yol gibi. Adamın varlığı her adımda daha çok hissediliyor, her fısıltıda, her gölgede onun nefesini duyuyor gibi.
Koşmaya başlıyor kız, nefes nefese kalıyor sonunda; taş sokaklar onu adeta kollarıyla kavramış gibi, ilerledikçe adımları yavaşlıyor. Kaçacak hiçbir yeri kalmadığını anlıyor, ve bir sokak arasında sıkışıp kalıyor. Gözlerini kapatıyor, o ürpertici his bedenine yayılmaya devam ediyor. Kasaba, sessiz bir şekilde onu izliyor, her bir taş duvar, her bir köhne ev onun korkusunu yansıtıyor.
Son bir kez derin bir nefes alıyor, gözlerinde yaşlarla yüzünü gökyüzüne çeviriyor. Gökyüzü, sanki acımasız bir gözle ona bakıyor, başının üzerinde asılı bir karanlık gibi. Ve o anda anlıyor ki, ne kadar kaçarsa kaçsın, bu karanlık onu hep bulacak. İçinde duyduğu sessiz çığlık, kasabanın taş sokaklarına karışırken, son kez umutla gökyüzüne bakıyor. Karanlıkta sessizce kaybolurken, kasaba onun çığlığını duymuyor, yalnızca gölgeler onun varlığını hatırlıyor.
Kasaba, sessizce, bu acı dolu geceyi, diğer sırlarla birlikte gömüyor içine.
Ezan sesi kulağıma ulaşıyor hâlâ yarı uykuluyum. Karabasanlar çöktü üstüme. Kaç gecedir hem de… Belki de… Ellerimi göğsümün üstüne koyup kalbimin derinlerinden yükselen o sızıyı dinliyorum. Bu ses, o kadar eski, o kadar tanıdık ki… Bir zamanlar duyduğum, belleğimde yankılanan, çocukluktan bu yana peşimi bırakmayan o ezan sesinin gölgesi sanki. Pencereye doğru kayıyorum. Kasabanın karanlık sokakları, evlerin birer gölge gibi yayıldığı o dar, o eski sokaklar. Pencereden dışarı bakarken, gecenin içindeki o boşluğa dalıyorum. Gözüm sokağın ucunda, sanki orada bir sır, bir çözülmemiş düğüm var.
Ellerim, nasırlı ve kömür tozlarıyla kaplı. Her yıkamada biraz daha aşınıyor, her suyla temas ettiğinde o derin, o çatlak ses yeniden yankılanıyor zihnimde. Bir şey yapmam gerektiğini hissediyorum; öyle bir şey ki beni temizleyecek, şu ağır yükten kurtaracak. Ama nasıl? Henüz bulamıyorum cevabı.
Bir anda çocukluğum doluşuyor odaya. Çocukluk bir yaradır, derdi annem. O eski kasaba… Her şeyin daha büyük, daha korkutucu olduğu günler. Babamın gölgesi, o karanlık yüz ifadesi. Annem, saçlarını tararken pencerenin kenarında, dışarıya, kasabanın uzaklarına bakar, orada bir kaçış yolu arar gibi. Çocukken annemin o sessiz, o kapalı bakışlarını hep izlerdim. Bir gece, karanlık bir odada otururken, onun yüzünde donmuş o korkuyu fark ettim. Kaçmak istiyor…kaaaaçamıyor… kaçamıyor. Kapana kısılmış bir hayvan gibi.Şimdi, geçmişin hayaletleri buradaymış gibi, aynı odadayım onunla. Geceleri kasabanın o dar sokaklarında dolaşan hayaletlerin varlığına inanırdım. Rüzgarın sesinde fısıldayan ölülerin hikayeleri. Küçük bir kız vardı bir zamanlar…Cadı masallarındaki kurban çocukları hatırlatıyor bana. Ölü kızlar, kasabanın sırları… Kaçarken düştüğü o çıkmaz sokakta yalnız başına bırakmıştık onu. O zamandan beri sessiz bir suçluluk hissi içimde büyüyor. Kaçmaya çalışıyordu muhakkak, kurtulmaya çalışıyordu ama koca kayalıklardan sıçramaya çalışırken kanlar içinde bacakları. Elini uzatıyor bana. Beyaza kesmiş yüzüne bir yabancı gibi bakıyorum. Korkağın tekiyim ben. Sırları yüklenen koca bir korkak. Korkuları içimde büyüyor her karabasanda.
Bilinçsizce tekrar aynaya bakıyorum. Gözlerim… Annemin gözleri gibi bakıyor şimdi bana. Çocukluk bir yaradır, derdi annem. O aynada, geçmişin bütün yüzleri birer gölge gibi beliriyor yine. Gecenin kutusunda kayıp, pencerelerin ardında saklı sessiz hayaletler. Onlar benim; ben o pencereden dışarıyı izleyen çocuk, kurtulmak isteyen o kız çocuğu, kaçamayan annem. Her biri bende, her biri gözlerimin ardında yankılanıyor.
Dualarım boğazımda düğümleniyor, elimdeki suyun serinliği bir anda kayboluyor. Sanki hep o pencerede kalacakmışım gibi, hep dışarıyı, o çıkışsız yolu arayan bakışlarımla kalakalacakmışım gibi. Gecenin sessizliğinde, kasabanın içinde yankılanan tek şey artık benim sessiz çığlığım.
Kız, karanlık evde sessizce ilerlerken, ezan sesi kulaklarına ulaşıyor. Bu ses, kasabanın üstünde asılı duran o bitmeyen sessizliği boğuyor bir an için. Ezan, sokaklarda yankılanarak, karanlığın içinde kaybolmaya hazırlanan bu küçük bedene yol gösteriyor gibi. Kız, adımlarını hızlandırıyor, korkusu her adımda daha da büyüyor. Peşinde bir gölge var, ama döndüğünde yalnızca sessiz, karanlık taş duvarlar ve kasabanın yüzsüz, soğuk pencereleri ona bakıyor.
Kasabanın tepenin yamacına kurulmuş olan şeyhin evi, bütün kasabaya hükmediyor. Şeyh, günün ilk ışıklarıyla birlikte her sabah odasındaki divanda oturuyor, kasabanın uykulu halini izliyor. Onun varlığı, tüm kasaba halkı için hem kutsal bir gölge, hem de sessiz bir tehdit. Kimse onun gözünün önünde hareket etmeye cesaret edemez. Şeyhin elini öpmek, bir tören gibi yaşanır; ama asla “şeyhi gördüm” denmez, yalnızca “elini gördüm” der halk, çünkü onunla yüz yüze gelmek bile onlar için erişilmez bir lütuf gibidir.
Kız çocuğu, kasabanın taş sokaklarında hızla ilerlerken, şeyhin gölgesinin de onun peşinde olduğunu hissediyor. Kıyılara dek kasabanın uzaklarında koşturan yeni yetme çocuklardan biriyim o an. Önümdeydi o da. Önüm, arkam sobe. Korkudan o adımlarını hızlandırıyor, kaçışının bir yere varmasını istiyor. Arkasında bıraktığı her sokak, her taş duvar, adeta onun umudunu yutuyor. Kasaba, şeyhin gölgesinde yaşamayı öğrenmiş bir yer; burada sessizlik bir korunma, bir boyun eğiş anlamına geliyor.
O, kasabadan çıkmak istiyor, ama her çıkmaz sokak, her dönemeç onu aynı yere geri getiriyor. Sokaklar bir labirent gibi, onu adeta geri çağırıyor. Kasaba halkı uykuda, ama bu sokakların, taş duvarların her birinin ardında şeyhin gölgesi hissediliyor. Halk, ezanla birlikte onun elini öpmeye, sabah seremonisine hazırlanıyor; oysa bu küçük kız, kaçmak, kurtulmak istiyor.
Ama kaçacak yeri yok. Taş sokaklar, karanlık pencereler, her bir köşe onu izleyen gözlerle dolu gibi. Şeyhin gölgesinden kaçamıyor. Ayakları taşa takılıp yere düştüğünde, peşinde hissettiği varlık onu iyice kuşatıyor. Nefesi hızlanıyor, kalbi deli gibi çarpıyor. Karanlıkta, peşindeki o gölge, yüzünde şeyhin sert, soğuk bakışını taşıyor gibi. Kız, korkuyla gözlerini kapatıyor; bu dünyada ona yer olmadığını, kasabanın sessizliği arasında unutulmaya mahkum olduğunu anlıyor.
Pencereden dışarıya bakıyorum. Gökyüzü, üzerimize çöküyor sanki, nefes aldırmıyor. Otelin loş lobisinde oturmuş, falcı kadının dudaklarının arasından çıkan o eski, sessiz sözleri dinliyorum. Kendimi bir rüyanın içine hapsetmiş gibiyim. Kahve fincanını avuçlarının arasında tutuyor, parmaklarının üzerindeki dövmeleri fark ediyorum. Küçükken, annesinin, yorgan iğnesiyle, loğusa sütü, isi ve koyunun öd sıvısını kullanarak çizdiği tuhaf dövmeler… “Kayıp bir kavmin büyüleri,” diyor. Her biri bir sır saklıyor, her bir çizgi bir hikaye.
“Nagehan,” diye fısıldıyor falcı kadın, “doğduğum köyde, her kadın kaybetmekten korkar çocuklarını. Hep babasız çocuklar doğururlar; babaları, gecenin içinde, gözle görülemez, elle tutulamaz bir karanlık gibi dağılır gider. Anneler, eteklerine yapışan çocukların varlığını hissetmez, gözleri uzaklara dalar. Dağların zirvelerine çıkıp nehirlerin yataklarına inerler. Çocukların seslerine sağır, görüntülerine kördürler. Tanrı bazen herkesi kör eder, Nagehan.” Nagehan’ın elinden çekeleyerek sokaklar boyunca ilerliyor annesi. Bu deli bozuğu akrabaların evine bırakmalı birkaç gün. Amcalar, eltiler, dayılar…Mis kokardı kızım, diye dönüyor kadın. Elini öpmüştü Şeyh Efendi’nin. Gül yüzlü, mis kokulu kızım deyip okşadı yanağını kızın Efendi Hazretleri. Akrabaları emanet etti anası, uçsuz bucaksız yol boyunca kovalamaca oynamak da neyin nesi? Gözleri üzerinde herbirinin.
Kadının ellerine bakıyorum, o incecik parmaklarının arasında tuttuğu fincan bir anda küçülüyor sanki. Parçalar dökülüyor aklımda, bir araya gelmiyor. İçimde anlam veremediğim bir korku. O an, yıllar öncesine gidiyorum; çocukken yaşadığım o kasabaya, dar sokaklarına, üst üste binen duvarlarına, pencerelerinden sarkan ince perdelerine. Her pencerenin arkasında bir hikaye. Kimse bilmez o hikayeleri, sadece pencereler bilir. Ben bilirim, der gibi dururlar, sessiz, ihtişamlı, ama o kadar da yorgun. Belki de bir iz bırakmamış kimsenin aklında, belki de ben hep izini sürdüm o pencerelerde görünenlerin.
Falcı kadının sesi yankılanıyor kulaklarımda. Anlatıyor, durmadan anlatıyor. Köyün kadınlarının çocuklarını nasıl kaybettiğini, korkularının nasıl birer gölgeye dönüştüğünü. “Anneannen mi?” diye soruyorum bir an. Kadın hafifçe başını sallıyor, gözleri uzaklara dalıyor. “Evet,” diyor, “o da bir zamanlar böyle anlatırdı. Kadınların peşini bırakmayan korkular, uykularda gelen sesler, gözlerin önünde beliren o tanıdık olmayan yüzler… Her biri bizim kanımıza işlenmiş.”
Derin bir iç çekiyorum. O loş ışığın altında, annemin saçlarını hatırlıyorum. Kestane rengi, bukle bukle dökülen o rüya gibi saçlar… Anneannemin hep anlatırdı; “Annenin saçları, bir rüyanın iplikleri gibi…” Hatırlamıyorum pek, sadece anlatılanlardan kalan bir iz, zihnimde beliren bir gölge. Ama biliyorum, o saçlar, o koku, hepsi bir şekilde benimle. Her adımda bir şey eziliyor içimde, her hatırada, bir yara daha açılıyor. Gitmekle kalmak arasında asılı kalmışım sanki, ruhum daralıyor.
Kadının sesini tekrar işitiyorum, “Rüyanda kendini asan bir kadın gördün,” diyor. İçimi bir ürperti kaplıyor. Kestane rengi bukleleri olan o kadın, kendini asmadan önce saçlarını birer birer kesmiş. Falcı kadın, o rüyanın içindeki her ayrıntıyı biliyor gibi. Kör makasla kesilmiş bukleler… Gözlerimi kaçırıyorum. “Hayır,” diyorum içimden, “hayır, ben değil.” Ama sesim çıkmıyor. Oysa biliyorum, bu hikaye de, bu korkular da bana ait, benim geçmişime, köklerime ait.
Falcı kadının elindeki aynada yüzümle karşılaşıyorum. Aynada, o rüyadaki kadını görüyorum sanki. Korkuyorum. Gözlerim, saçlarım, her şeyim ona benziyor. Kadın bunu fark ediyor ve bundan hoşlanıyor gibi. Aynadaki yansımam, geçmişin gölgeleri, her biri birer birer beni sarıyor. Kendimi o rüyada, o korkuda, o kaçışta buluyorum. Usulca… ama gerçekten usulca mı? Yoksa her şey o kadar ağır mı geliyor ki zaman bile akmıyor?
Falcı kadın anlatmayı sürdürüyor. “Köyün kadınları,” diyor, “hep doğurdukları çocukların kaybolmasından korkarlarmış. Kendi çocuklarını unutur, başkalarının çocuklarına bakarlarmış.” Bu sözler bir tokat gibi çarpıyor yüzüme. Kendi içimde kaybolduğumda bile, hep başka hayatlarda, başka hikayelerde kendimi aradım. Hep eksik, hep yarım kalmış.
Gözlerimi kapatıyorum. Uyumak zor zanaat yine. İçimde derin bir çukur. O çukurda kaybolan çocuklar, korkularıyla yüzleşmeyen kadınlar, kendini arayan bir rüya, her biri bir zincirin halkası. Şimdi o zincirin içinde kendi hikayemi bulmaya çalışıyorum. “Ben de mi böyleyim?” diye soruyorum kendime. Yoksa, kendimi kaybetmekten korktuğum için mi buradayım? Cevabını bulamıyorum.
Çapaklanmış gözlerimi açıyorum. Benimkisi yarım yamalak uykulardan… Falcı kadın bana bakıyor, gözleri benim içimi delip geçiyor. Dudakları kıpırdıyor ama bir ses çıkmıyor. Belki de o ses çoktan içime işlemiş, bir yankı gibi dolaşıyor zihnimde. Pencerenin ardında bir hayal gibi duran çocukluğuma bakıyorum. “Bu benim hikayem,” diyorum içimden, “bu benim kendi kendimi bulma hikayem.” Ama falcı kadın, hala o aynada, o eski, zamansız hikayelerde kaybolmuş gibi.