7 dakika okundu
Bir Ada Gecesi/Ümit Ahmet DUMAN


Sahilden yükselen o gitar sesi, sanki sadece bir müzik değil, evrenin bizim için gönderdiği bir onay belgesiydi. İspanyol gitarının telleri, rüzgârın her hamlesiyle yeniden geriliyor, her bir notada biraz daha kırılganlaşıyordu. Sanki teller kopsa, bizim de kalplerimizden bir şeyler kopup gidecekti. Bakışlarımız, ufukta eriyen geçmiş anılarımıza takılıp kaldı. Eskiden canımızı yakan, bizi örseleyen ne varsa, dolunayın o süt beyazı ışığında yıkanıp temizleniyordu.

Dolunay o an bu sözlerin şahidiydi. Yeminlerimizin altına imza atmaya çabalıyor gibiydi. Bizim dışımızdaki, adamızın o saf ve kırılgan yapısı dışındaki dünya; maalesef hırsları, yargıları ve mükemmellik arayışıyla sadece karşı kıyımızda değil, fersah fersah uzaklara yelken açmıştı. İnsanlar nedense başka işleri yokmuşçasına şu iki gariban aşığın boyunda, posunda ve bedeninde kusurlar aramaya çıkmışlardı. Hâlbuki biz zaten o eksiklerin birbirini tamamlayan mozaiğinin parçalarıydık. Anne köpeğin yavrusunu öperek iyileştirmesi benzeri bir eylemle yaralarımızı öperek sağaltıyorduk. Birbirimizin karanlık yollarını aydınlığa çevirmeye çalışan ateşböcekleriydik.

Daha önce uzaklardan gelmekte olan gitar sesi yaklaştı, yaklaştı. Sanki sahilin o uzak noktasından değil de doğrudan ayak uçlarımızdaki tepenin altındaki düzlükten gelmekteydi. Ezgiler bilseler ki bütün dinleyenleri kalplerinden vuruyorlar, onlar da dinleyenleri gibi gözyaşı dökerler mi? Bu evrensel duyguya aracılık etmekten mutlular mı?

Vakit gece yarısını bir hayli geride bırakmıştı. Ancak biz daha gün batımı saatlerinde sanki yeni karşılaştığımız dakikaları yaşar gibiydik. Karaftaki şarabımız dolunayın son ışıklarını içinde hapsetmiş; kırmızının kuvvetli tonlarıyla, adeta iksire dönüşmüştü. Kadehler sağlığa, sevgiye ve aşka kalktı. Görünen iki kişiydik belki ama tüm evreni simgeliyorduk. Etrafımız görünmez bir kalabalığın sessizliğiyle çevriliydi. Tüm dostlara, doğaya ve tarihe şarabın şehvetiyle sesleniyorduk: “Dostlar, görün bizi ne olur. Aşkımızı, saflığımızı, içtenliğimizi görün ve onaylayın.” Tek isteğimiz yanımızda olmanız. Yargılamayın; sağımızda solumuzda, gelmişimizde geçmişimizde ve dış görünüşümüzde kusurlar aramayın, sadece yüreğimizin atışlarına kulak verin. Bu muazzam duyguya ortak olun yalvarıyoruz. Biz birbirimize yetiyoruz ama aşkımızı paylaştıkça yüceliğinin bu dünyayı daha yaşanılabilir bir dünya yapacağına inanıyoruz.

“Durmayın, ortak olun şarabımıza. Gelin birlikte olalım, sabahlara kadar şarabımızı paylaşalım. Dans edelim. Şarkılar söyleyelim. Aşkı hiç olmadığı kadar yüceltelim, kutsayalım.”Kadehlerimizi birbirine tokuşturduk. Çınlayan o cam sesi doğanın binbir sesine karıştı. Gündüz ile gecenin farkını ayıramaz olmuştuk. Ufukta sadece ışıklar birleşmiyor, kaderimizden satırlar da okuyorduk. Aşka gelen sevgilim coşkuyla, “Sevelim sevilelim, gerisi sadece tatlı doğa gürültülerinden ibaret kalacaktır,” dedi.

Şarabımızı yudumlarken anladık ki o artık damarlarımızdaki kanın katalizörü; toprağın, denizin ve gecenin özüydü. Gece bitmesin, sabaha ermeyelim istiyorduk. Güneş yavaş yavaş karşı adanın yüksek tepelerinden kendini gösterse de biz o geceki dolunayın altındaki sevişmelerin, o konuşmadığımız sessiz anların gölgesinde kalacaktık. Yarını düşünmeme özgürlüğümüzle, kendimizi gecenin şefkatli kollarına bırakacaktık.Yavaşça ayağa kalktık. Adanın çamları, bir koro gibi şarkımıza eşlik ediyordu. Denizin iyot kokusu ciğerlerimize dolarken, sanki bedenimiz ağırlaşıyor ama ruhumuz bir tüy kadar hafifleyerek ormanın derinliklerine, ağaçların arasına karışıyordu. Bir kuşun kanat çırpınışı kadar yakındık birbirimize; her nefes alışımızda göğüs kafesimiz aynı tempoda inip kalkıyordu.

Zaman, adanın kayalıklarına çarpan dalgalar gibi ritmik ama belirsiz bir hal almıştı. Gökyüzü, dolunayın o gümüşi beyazlığından şafağın uçuk pembe ve gri tonlarına doğru evrilmeye başladığında, biz hâlâ o çamların altındaki yerimizdeydik. Gündüz ve gece, ufuk çizgisinde birbirine iyice sokulmuş, tek bir vücut olmuştu. İşte o an anladım; bizim aşkımız da tam olarak buydu: Zıtlıkların içinde doğan o muazzam birlik."Bak," dedi Elif, sesi sabah serinliğiyle daha da berraklaşmıştı. "Güneş doğuyor ama ay hâlâ orada. Birbirlerinden vazgeçmiyorlar.

"Gerçekten de gökyüzü, o an ikisine de ev sahipliği yapıyordu. Biz de öyleydik; hem yakıcı bir güneş kadar tutkulu hem de dolunay kadar dingin ve şifacı. Birbirimizin gözlerinde aradığımız o "kendimiz", sonunda bulunmuştu. Ellerimiz artık sadece dokunmak için değil, tek bir ruhu taşımak için kenetlenmişti. İçimizdeki o kırılganlık, artık bir zayıflık değil, dünyadaki en sert fırtınalara bile esneyerek karşı koyan bir söğüt dalı gibi dirençliydi.

Sahilden gelen o gitar sesi artık susmuştu ama ezgisi ruhumuzun her hücresinde yankılanmaya devam ediyordu. O narin tellerden dökülen her nota, bizim adımıza tutulan falların cevabıydı. Gelecek, artık korkutucu bir belirsizlik değil, bu gecenin mirasıydı. Yarın, eğer gelecekse, ancak bu gecenin güzelliğini taşıyabildiği sürece anlamlı olacaktı.Ayağa kalktık, üzerimizdeki çam iğnelerini ve adanın tozunu silkelemedik. Onlar, bu gecenin madalyaları gibi üzerimizde kalsın istedik. Şişemizde kalan son birkaç damla şarabı toprağa, bizi koruyan ağaçların köklerine döktük. Bu, doğaya bir teşekkür, toprağa bir borç ödeme merasimiydi.

"Duyun bizi!" diye fısıldadım içimden, adanın derinliklerine doğru. "Sağımızda, solumuzda, eksik bıraktığımız cümlelerde kusur aramayan tüm dostlar; bu aşkın şahidi sizlersiniz.

"Sevgi ve şefkat, bizi biz yapan o kutsal anahtarlar, artık kalbimizin en derin yerinde kilitli kalmayacak; her dokunuşumuzda, her bakışımızda dünyaya saçılacaktı. Birbirimizin kalbinde kendimizi ararken bulduğumuz şey, sadece bir insan değil, koca bir evrendi. Bu gece dolunay bize fena oyunlar oynamış, bizi kendimizden alıp birbirimize vermişti.

Güneşin ilk ışıkları denizin üzerine vurduğunda, iyot kokusu daha da keskinleşti. Artık her şey daha belirgindi ama büyüsünden hiçbir şey kaybetmemişti. Biz, bu adanın çayırlarında dans eden, çamların şarkısına eşlik eden ve şarabını hayatla paylaşan iki ruhtuk. Varoluşumuzun en saf halini yaşamıştık.

Elif bana döndü, gözlerinde o bitmek bilmeyen geceyle parlayan gündüzün birleşimi vardı. Gülümsedi ve sadece iki kelimeyle tüm öykümüzü özetledi:"Şerefe aşkım..."Kadeh kaldırmamıza gerek yoktu; ruhlarımız çoktan birbirinin şerefine içmiş, sarhoşluğuyla ebediyete ulaşmıştı. Aşka, sevgiye, içtenliğe ve bizi biz yapan tüm o kusurlu mükemmelliğe... Şerefe!