
Sabaha karşı kuş sesleri duyulur olmaya başladığında, içlerinden en baskın ve en gövdeli sese sahip olanı bana “değişen ne?” diye sorup durdu. İki sözcüğün yerini sürekli değiştirip zihnimi karıştırmaya çalıştığını fark etmem uzun sürmedi. Bazen “Değişen ne” bazen de “Ne değişti” diye ötmesi zihnimi toparlamamı güçleştiriyordu.
Sesin bir kumruya ait olduğundan emindim. Ancak alışılmadık, aykırı bir kumru sesiydi. Çocukluktan ergenliğe adım atan, sesini bulmaya çalışan bir kuş gibi geldi bana önce.
Sonra yaşını almış ve bir türlü diğer türdeş kanatlılar ile anlaşamamış bir kumrunun sesi olduğunu düşündüm. Belki de hangi yörede, hangi ağaç üzerinde tüneyeceği, sesini doğaya nasıl salıvereceği, o sesi kimlere duyuracağı sıklıkla söylenince; bir türlü kendi sesini duyamaz hale gelmiş ve ona yabancılaşmıştı. O da başka ötme şekillerinin mümkün olduğunu çevresine inatla duyurmaya karar vermiş gibiydi. “Değişen ne” ile “Ne değişti” arasında gidip gelen bu sesin tınısı değişirken içeriğinin de farklılaştığını düşünmeye başladım. “Değişen ne” sorusu henüz sonuca ermemiş bir şeyleri, bir oluşu, o oluş anındaki irili ufaklı değişimleri anlatıyordu bana.
Güneş, kumsala uzanıp yatan bedenimi henüz tamamıyla yakmamıştı. Şemsiyenin dışında kalan ayaklarım ve sol kolum biraz kızarmış, boynuma doladığım kolyem iyice ısınmıştı. Sağ kolumun üzerine yattığım için o tarafımı yanmaktan kurtarabilmiştim. Sırtımın sol yarısı ise eni konu kavrulmuştu.
Uyumadan önce ıslak mayomu havluya sardığım için bacaklarımın önemli bir kısmını yanmaktan kurtarabilmiştim. Uyanıp ayağa kalktığımda gülüşmeler duydum. Birkaç kız bana bakarak tebessüm etti. Önce benden hoşlandılar diye geçirdim içimden, tenimde hissettiğim ilk yanık sızısı ile bu düşünce kayboldu gitti. Tuhaf göründüğüm muhakkaktı, kendimi çıplak ve korunmasız hissettim. Havlumu ve sırt çantamı alıp plajı terk ettim.
Arabama atlayıp çantamda kalan votkayı yudumlayınca neşem yerine geldi.Birkaç dakika arabada ne dinleyeyim diye düşündüm. Bach’ın hüznü ve karmaşıklığının ruhumda hep ters bir etki yarattığını ve beni daha coşkun kıldığı muhakkaktı. Sesi sonuna kadar açtım, votkamdan bir yudum daha aldım. Yanımdan geçen trafik polisini saygıyla selamladım, gün bitinceye kadar tekrar karşıma çıkmamasını diledim. Keskin bir kavşağı döndükten hemen sonra görünür olan koyun derin maviliğine müziğin notalarının değdiğini ve her birinin yüzeyde çırpınan hüzünlü balıklara dönüştüğünü düşündüm. Kanıma geri dönüş yapan alkol kıvamını bulmuş, gündüz düşlerimi canlandırmıştı. Koyu arkamda bıraktıktan hemen sonra uzaktan bana eliyle işaret yapan iki figür gördüm.
Genç bir oğlan ve bir kız neredeyse yola taşmış canhıraş yardım diliyorlardı. Arabayı sağa çektim, daha ben ne olduğunu sormadan yolun kenarında baygın yatan bir genç bir kız daha gördüm. Çocuk arka kapıyı açıp kızcağızı koltuğun arkasına yerleştirdi. Koyda denize girmişlerdi. Epey alkol almışlardı. Aslında her şey yolunda gidiyordu. Birbirlerine sarılıp öpüşmüşlerdi. Aslında kimse kimsenin sevgilisi değildi ama böyle davranmak hoşlarına gitmişti. Öpüşmekten yorgun düşen sırayla suya girip çıkıyordu. Sonra cüssesi daha küçük ve narin olan kız suya girmiş ama bir balık sürüsünün çırpınmaları arasında baygın düşmüştü. Hemen kıyıya çıkarmışlar ve hastaneye götürmek için yol kenarına taşımışlardı. Ayrıca kız tuhaf bir şekilde bir şarkıyı yarı baygın bir şekilde mırıldanıyordu.
Şarkıyı anlamak güçtü ama tekrar eden tınısı onların da zihnine bir çırpıda kazınmıştı. Tüm olup bitenleri dinledikten sonra genç adamın sürüş koltuğumun yanında şaşkınlık ve endişeyle bana bakışını hissettim. “Mırıldandığı şarkı bu muydu? dedim. Genç adam “Evet” dedi. Sanıyorum o anda herkesin gözünde bir şeytana dönüşmüştüm, ben ise kendimi bir mesih gibi hissediyordum.Hastaneye vardığımızda genç kızı sedyeye koydular, içeri aldılar. Ben dışarıda bekledim. Öyle ya çocuklar nasıl geri döneceklerdi. Bir sigara yaktım. Arabaya yaslanarak çevremi incelemeye başladım. Üst üste birkaç ambulans acile giriş yaptı. Kötü bir trafik kazası ya da mahalle kavgası diye düşündüm. Feryat figan eden insanlar içimi kararttı.
Kendimi onların yerine koymak, o feryada ortak olmak istemezdim aslında. Sürekli kendini başkalarının yerine koymak yorucu. İnsanın kendini, kendi yerine koymayı becerebilmesi daha iyi olurdu. Gerçi kendini, kendi yerime koymakta dahi güçlük çekebiliyor; kendi kederini ya da sevincini bile idrak edemiyorsun zaman zaman. Araya başka şeyler, başka birileri, başka düşünceler, başka sesler giriverince tam kendine varamıyorsun. O sırada bir haykırış işittim. Demek gelen vakalardan biri ölmüştü. İçim parçalandı. Sigaramı ayakkabımın altında ezdim, bir yudum votka aldım. Mozart’ın Requiem’i ya da Chopin’in Funeral March’ı bu ana uygun düşerdi. İkisini de üst üste dinledim. Akşamüstü sıcağı üstüme çökmüştü. Acilin önü tenhalaşmıştı. Görebildiğim kadarıyla bir yanık vakası, havuz başında kayıp ayağını kıran bir beyefendi, sıcaklarda kalbi yorgun düşmüş yaşlı bir teyze sırayla içeriye giriş yaptılar. Derken uzaktan bizim çocuklar göründü.“Merhaba” dedim.“Merhaba” dediler. Genç kız yorgun ve bitkindi. Doktorun bacaklarına ve göğsüne yapışmış bir sürü yavru balığı kazımak zorunda olduğunu öğrendim. Beraber tekrar arabaya bindik, klimanın fanını sonuna kadar açtım. Güneş batmak üzereydi, deniz uzaktan parıldamaya ve rengini değiştirmeye başlamıştı.
Arabanın içi iyice soğudu. Arkamdan uzanan bir ses “Çek abi” diyerek votka şişesini uzattı. Çektim, “Normalde sıcakta votka böyle sek içilmez” dedi. “Ben seviyorum ve içiyorum” dedim.Arabada tekrar Bach dinledik. Balıkların kokusu içeriyi sarmışken bitkin arkadaşına sarılmış genç kız ses verip “Bu şarkıyı sevdim” dedi. ‘Aria mit 30 Veränderungen - Goldberg Variations'ı dinliyoruz diyerek yanıt verdim.Güneş batarken ve sıcak etkisini yitirirken bütün sahil sessizliğe gömüldü. Çocukları evlerine bırakırken, başımın üzerinde yükselen çam ağacından kumru sesleri duydum.
Sabah işittiğim tınıların aynısı kulaklarımda çınlamaya başladı, “Ne değişti, değişen ne” sesleri duyularımı ele geçirdi.Çocuklara “değişen ne” diye sordum. “Sabahtan beri aynı şeyi sayıklıyorsun, seni iyi ki yolda bulduk ve hastaneye getirdik” dediler. “Hikayelerin yeri karıştı, oysaki ben sizi buraya getirdim diye düşünüyordum” dedim.Vedalaşırken balık kokan genç kız “Denizde daha önce hiç duymadığım sesler bana iyi geldi, açıklarda yunuslarla kucaklaşmayı düşledim” dedi. Diğeri “Ben henüz hiçbir şey duymadım, hazır olduğumda sanırım duyacağım” diyerek yanıtladı.
Oğlan hınzır bir gülümsemeyle yarım kalmış votka şişesini alıp çantasına koydu. Sesi en az çıkan kuş o diye düşündüm. Sükutu hoşuma gitti. Bir balık daha yere düştü ve çocuklar neşeyle mangal kokularıyla dolu sokaklara karıştı. Kumrular ise birbirine karışan hikaye ve sesleri duyurarak daha serin kuytulara kaçtılar.