Hükümdar, ipekten dokunmuş ağır kaftanının içinde kımıldamadan oturuyordu. Başındaki tacın taşları sabah güneşini yakalıyor, mağrur bakışları sarayın yüksek kubbelerinde parçalanarak çoğalıyordu. Tahtın iki yanında din adamları sıralanmıştı. Hepsinin bakışı aynıydı: yukarıdan, buyurgan ve kesin.
Saray meydanı çoktan dolmuştu. Askerler, hükümdarın arkasında duvar gibi dizilmişti. Eller kılıç kabzalarında, gözler halkın üzerinde dolaşıyordu. Kimse konuşmuyordu. Bir işaret verildi ve halk, dalga dalga eğildi.
Başlar yere yaklaştı, dizler taş zemine değdi. Hiçbiri neden eğildiğini sormadı. Tam o sırada kalabalığın içinden biri ayrıldı. Üstü başı toz içindeydi. Saçları dağınık, sakalı bakımsızdı. Omzunda eski bir aba, elinde kırık bir saz taşıyordu. O eğilmedi. Meydanın ortasında, tek başına dimdik durdu. Başını kaldırdı. Tahta baktı. Sonra din adamlarına, sonra askerlere…
Ve konuştu. Sesi ne çok yüksekti ne de kısık ama meydanın en arkasına kadar ulaştı. Söyledikleri öyle sözlerdi ki meydanın alışık olmadığı türdendi. Ne övgü vardı içinde ne korku.
Kimi deli dedi kimi budala
Ne çare katlandı gönül her hala
Tutuben yakamdan verdi tellala
Aldı sattı seyran etti aşk beni*
Din adamları hemen öne atıldı.— Bu ne cüret! Bu ne cüret!Ama hükümdardan işaret gelmeyince geri çekildiler. Askerler kılıçlarını sıyırdı. Hükümdar ise bakışlarını kaçırdı. Halk tedirgin oldu. Sadakatlerini göstermek istercesine adamın üzerine yürüdüler. İttiler, kakdılar, meydanın dışına sürdüler. Adam yere düştü. Kimse arkasına bakmadı. Fısıltılar yayıldı.Bir kişi yanına geldi ve başına iş alacaksın, dedi. O ise sadece gülümsedi.
Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapum bad-ı sabadan gayrı*
Yalnızlığını yanına aldı, kırık sazını eline, düştü yollara. Kimse anlamadı onu, kimseler dinlemedi. Yapayalnız, başındaki sevda yelleri ile sığınacak bir yer aradı yeryüzünde. Diyardan diyara gezdi belki bulurum halden anlayan biri diye. Bildiğinden şaşmadı, hakikati haykırdı her yerde. Korkmadı kimselerden: ne beyden ne şahtan ne padişahtan…
Söyledi sözlerini dağlara, taşlara. Şiirleri birbiri ardınca gökyüzünde yankılandı ve nihayet işitildi yeryüzünde avazı. Gitmediği yerlere gitti gür sesi, bilmediği insanlar tekrar etti sözlerini. Nesilden nesile, diyardan diyara… Bir gün bir kasabada meydanın ortasında toplandı insanlar. Ortalarında o vardı. Saçlarına ak düşmüş, sazının gövdesi eskimişti. Bu kez kimse onu kovmadı. İçlerinden biri sordu:
— Bu sözleri sen mi söylersin?
— Kimden öğrendin?
— Niçin söylersin?
Şair halka döndü sessizce mırıldandı:
Beni bende demen ben bende değilem
Bir ben vardır bende benden içeru*
Şairin sesi gürleşince onu susturmanın yolu da aranmaya başlandı. Bir akşamüstü, iki asker ve bir tellal onu beyin büyük konağına götürdü. Konağın avlusu taş döşeliydi. Kandiller erkenden yakılmış, içeride uzun bir sofra kurulmuştu. Şairi içeri aldılar.
Başköşede bey oturuyordu. Yanında iki din adamı, arkasında silahlı muhafızlar… Bey, şairi baştan aşağı süzdü. Üzerindeki yıpranmış abaya, elindeki kırık saza baktı. Sonra eliyle sofrayı işaret etti:— Otur.
Şair oturmadı. Ayakta kaldı. Bey gülümsedi. Bu kez önüne küçük bir kese attı. Kesenin ağzı gevşekti, içindeki altınlar ışıkta parladı.— Sözlerin güçlü, dedi. Halk seni dinliyor. Bizim için söyle. Bizim için yaz. Aç kalmazsın. Sırtın yere gelmez.Şair keseye bakmadı. Sazının kopuk telini parmağıyla yokladı sadece. Din adamlarından biri öne eğildi:— Hakikati söylemek istiyorsan, devletin yanında söyle. Böylesi daha makbuldür.
Şair başını kaldırıp gözlerini onlara dikti.
— Hakikat, buyruğa girmez, dedi.
Beyin yüzü sertleşti.
— Aç kalırsın, dedi. Yollarda sürünürsün. Kimse sahip çıkmaz sana.Şair beyin gözlerine onun kadar sert baktı:— Açlık geçer, dedi.Sonra sustu. Odada çıt çıkmıyordu. Şair elini göğsüne götürdü.
— Benim derdim karnım değil, dedi. Bir adım öne çıktı. Sesi ne yükseldi ne alçaldı… Ama duymayan kalmadı:
Bir derdim var…
Bin dermana değişmem.*
Şair keseye hiç dokunmadan arkasını döndü. Kapıya yürüdü. Kimse dur diyemedi. ***Şair halkının içindeydi artık. Kalabalıklar onun etrafında toplanıyordu. İçlerinden biri sordu:
— Söyle şair… Bu yolun sonu nereye varır?Şair sazını dizine koydu. Ufka baktı. Sonra yavaşça söyledi:
Eğer göverüben bostan olursam
Şu halkın diline destan olursam
Kara toprak senden üstün olursam
Ben de bu yayladan şaha giderim”
Zaman geçti. Hükümdarlar öldü. Tahtlar devrildi. Saraylar yıkıldı. Ve bir gün halk yine toplandı. Bu kez kimse diz çökmedi. Âşıklar fısıldadı onun mısralarını sevgililerine. Mazlumlar haykırdı onun dizelerini zalimin yüzüne. Umudu onunla anlattılar hasreti de. Avaz avaz yeryüzünde ses oldu, söz oldu, dolaştı dilden dile. Şair şimdi halkının önünde yürüyor.
*(Aşık Ali İzzeti – Fuzuli-Yunus Emre- Şah Hatayi- Pir Sultan Abdal)