Sabahın ilk ışıklarıydı.Yağmur, şehre ağır ağır iniyordu. Adam pencerenin önünde durmuş; elleri cebinde, başı öne eğik, damlaların cama vuruşunu dinliyordu.
Her damla, başka bir anıya acıyla dokunup kaçıyordu sanki. O zamanlar sokaklar nasıl da güzeldi…
Gözlerini kapattı; eski bir kahve dükkânının kokusu, bir yağmur damlasının izi, sıcak bir yüzün soğuk yankısı geçti zihninden. Ulaşılmaz bir derinlikte, kaybolmuş bir bağ hissetti sadece.
Bir adım attı, sonra geri çekildi.Kendi eline baktı; parmakları titriyordu.
Bir zamanlar elinde sıkıca tuttuğu şeyleri hatırlamak istiyordu.Ama ne bir isim, ne bir yüz, ne de bir ses…Hepsi kendini gizliyordu.
Yağmur durmadan yağıyordu.Cebinden mürekkebi solmuş, eski bir mektup çıkardı.Fısıltıyla okudu:“Unutma beni.”Kimdi unutulmaktan korkan?Hep gölgeler, hep içini yakan keskin bir boşluk.
Yetmezmiş gibi, bu boşluk, yaşadığı yılların ağırlığıyla da birleşmişti üstelik.Adam mektubu tekrar cebine sıkıştırdı.Hafızası bir fırtına gibi dönüyordu. Kendi sesini, kendi adını duymaya çalıştı.Günleri, haftaları, yılları…Karanlık ve yağmurlu öğleden sonraları hatırlamaya zorladı kendini.
Ama her hatıra başka bir hatıraya karışıyor, silik bir gölge gibi zihninde kayboluyordu.Bir şey olmuştu—kötü bir şey—ama ne olduğunu hatırlamıyordu.
Saatler ilerledikçe hafızası daha da parçalanıyordu.
Bir gülüş, bir süzülüş, bir dokunuş… Hepsi birbirine karışıyor ve anında yok olup gidiyordu.Sokaktan geçen insanlar dikkatini dağıttı.Bir kadın, başı dik yürüyordu, adımları kararlı.Yüzü ince.. Gözleri büyük.. Saçları dalgalı ve uzun..
İçindeki boşluk bir anda büyüdü, keskinleşti.Tüm şehir nefesini tuttu.Adam, hiç düşünmeden, tek ve hızlı bir hareketle, cebindeki mektubu çıkarıp kadının önüneattı.
Kadın irkildi, mektubu yerden aldı.Okurken ağlamakla gülmek arasında gidip geldi.Çantasından kalemini çıkarıp mektubun arkasına bir cümle daha yazdı:
"Ya sen de hatırla beni…ya ben de unutayım seni."