28 Feb
28Feb


Hiçbirimiz günahsız değiliz. Bu bağlamda Debbie Ford’un da ifade ettiği gibi: “Sadece içinizdeki günahkârlara kendini ifade etme özgürlüğü tanıdığımızda bir aziz olabiliriz.” Aynı cümleyi başka bir yerde okuduğumda da içimde iki ayrı kapı aralanıyor: Biri alıştığım dünyaya, diğeri merak ettiğim dünyaya açılıyor. Ve ben çoğunlukla o ikinci kapının eşiğinde bekliyorum; çünkü o eşikte durmak bile başlı başına bir günah çıkarmak gibi geliyor. Bu yüzden “Toplanın millet, günah çıkarmaya gidiyoruz,” derken aslında mekânsal bir alandan ziyade bir düzene çağrıldığımızı hissediyorum. Bu çağrının içinde yalnızca ibadet yok; alışkanlık var, kültürel Tanrı inancı var, organize dinin parçası hâline getirilmiş görünmez bir yasa var.

Otuz üç yılımın büyük kısmını Doğu toplumunda geçiren bir kadın olarak, anımsadığım kadarıyla cenaze yoksa camiye giremedim. Bunun yalnızca kendi cesaretimle alakalı olmadığını, öğretilenlerden kaynaklandığını ve uzun süre bu öğretileri bastırarak yaşamaya çalıştığımı da bir süredir biliyorum. O öğretileri bırakamadığım her an cesareti de bulamamıştım; çünkü içeri girdiğim anda olduğum hâlimle girecektim ve girme isteğim ibadet etmek için değildi. Ben yüce bir gücün insanları bir çatı altında birleştirdiği o evin odalarını, dokusunu, renklerini, havasını, içindekileri merak ediyordum. Yazar ne anlatıyordu orada? Nitekim okurları bir çatı altında toplamak isteyen, imza gününe ya da söyleşiye davet eden her yazar; bence kitabının okunmasını, anlaşılmasını ve özgünlüğünün görülmesini isterdi. Ve ben de en çok bunu istiyordum. Yazar bana ne anlatacaktı? Bendeki merak öylesine kıvançlıydı ki sanki “gerçek” hakkında yazılan doğruların gerçekliğine ulaşacaktım.

Ama bilirsiniz; toplum denen jüri üyeleri, eleştirinin yapıcı olabileceğinin henüz farkında değildi. Olmasınlardı; ben yine yapardım. Fakat bu kez de kimi zaman psikolojik, kimi zaman fiziksel, kimi zaman anadan gelme yasalarla yüzleşmek zorunda kalabilirdim. Nitekim "olmadı" diyemem.

İnsan zihni merak üzerine kuruluyken ve bu merakın anlamlandırılması için alan açılması gerekirken korku yaratarak insanı yazarın bilgisinden mahrum bırakmaya çalışmak, deneyimlemesine izin vermemek; tüm dinlerin kültürel ibadetlerinden ve farzlarından farklı değildir.

Oysa yazar çerçeve oluşturmamıştı. Her kadın, her erkek, her çocuk, her İNS’AN o eve girebilirdi. Yazarın evinin pencere desenlerinin evrenin oluşum aşamalarını anlattığını ve bir olduğumuzu hatırlattığını fark etmeyecek kadar yazardan bihaberdiler. Buna da "peki" olsun! Ben, elimdeki haritada işaretli olan evin kapısından içeriye pusula yardımıyla nasıl girebilirimle ilgilenmeliydim ve öyle de yaptım. En iyi ihtimalle sağır ve dilsiz taklidi yaparak girmekti bu. Sağlıkla ilgili değildi; kulaklarım da işitiyordu, dilim de konuşuyordu. Ama yerine göre susmayı öğrenmiştim. Bunu öğrenmeseydim belki de o eve yaşarken hiç giremeyecektim.

Neyse ki anadan gelen o yasalar bana tam anlamıyla işlemiyordu; çünkü ibadetim fiziksel bir gösteri çabasından ibaret değildi. İrade perhizleriyle o evin evrene açılan sonsuzluklarını ve kapsayıcılığını solumak istiyordum. O ev benim için kimsenin kimliğini kapıda bırakmadan cesaretle girebildiği bir evdi. Günahlarımı konuşarak paylaşmak istemiyordum; yazarın evindeki renkler, desenler ve yazarın kendisi hakkında sorular sormak istiyordum. Ve bu noktada şunu fark ettim: İnanmakla alışmak arasında ince bir çizgi var. Gidersin ama kalırsın, kalırsın ama ait olmazsın. Ben de ait olmamakla merak etmek arasındaki o yerde durduğum için o eve fiziksel ibadetler dışında, merak için yaklaşmıştım.

Meraklı zihin de soru üretir, meraksız zihin de. Ama meraklı olan bilinç, konforsuzun konforunu bozabiliyor. Bu yüzden de soru, düzensiz düzenlerin sevmediği şeydir. Sürü misali hareket eden bir organizma olan toplum; kendini korumak ister ve dışarıdan gelen her soruyu tehdit sayar. Zira bir “sürü” organize dinle birleştiğinde yasa kutsallaşabiliyor, düzen mutlaklaşabiliyor. Düzen mutlaklaştığında hiyerarşi doğabiliyor. Bizler de önce düzeni kurmaya çalışarak varlığa yer aradık. Yasa varoluşun önüne geçti, ad yaşamın önüne geçti. Birer taslak olan isimleri mutlaklaştırdık. Adını koyduğumuz şeyi varlığın kendisi sandık.İnsan zihninin yaptığı en büyük kayma da burada başladı: İnsan kendi kurduğu sembolik Tanrı’yı ontolojik Tanrı sandı. 

Oysa bilinç epistemolojikti; yaratılış ontolojik. Dünya bilgi, varlık deneyim. Biz bilgiyi varlığın yerine koyduk; tanımı deneyimin önüne yerleştirdik. Tanım deneyimin önüne geçtiğinde geriye yalnızca “doğru” kaldı; oysa “gerçek” başka bir şeydi. Gerçek hakkında yazmak doğruları anlatmaktır; ama olanları yazmak sembolün çatladığı yeri göstermektir. 

Belki de İsa çarmıha gerilmeye götürülürken yükselen, “Eli, Eli, lema şevaktani?” (Tanrım, Tanrım, neden beni terk ettin?) çığlığı da bu çatlak ana aittir. Terk eden Tanrı mıydı gerçekten? İnsan hakikatinin izini kaybettiğinde Tanrı’yı kaybettiğini sanır; oysa yaratılış sürer. O eve girebilmek için sağır ve dilsiz taklidi yapmayı öğrenmiş olmam da işte bundandı. Çünkü ben ad topluluğunun içindeki OL’anı merak ediyordum. Günah çıkarmaksa adı eğer, fiilin peşine düşmek için yaklaşmıştım o kapıya.

Ve şunu fark ettim: Girmek istediğim ev aslında dışarıda değildi. Ne caminin kapısında ne kilisenin taş duvarında ne de sembollerin gölgesindeydi. O ev, adlandırılmadan önceki hâlimdeydi; yasa konmadan önceki varoluşumdaydı; günah sayılmadan önceki merakımdaydı. Kendi içim miydi acaba? Bu sorudan sonra da artık o kapının eşiğinde beklemiyorum. İçeri girmek için sağır ve dilsiz taklidi yapmıyorum. “Günah çıkarma” adı altında gitmiyorum. Merakımı saklamadan yaşıyorum. Çünkü yaratılış sürüyor ve fiil hâlâ devam ediyor. Ben o eve günde beş kereden fazla uğruyorum; her nefes alış verişimde...

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.