28 Feb
28Feb


Epeydir evin şurasında burasında biriken kitapların çoğu şiir. Bazısı kalın, çoğu ince ciltlere dağılmış son on yılın şiir kitapları. Çoğunu çeşitli şiir günlerinde ve festivallerinde başka şairlerle birbirimize kitap imzalarken edinmişim. Hepsi biraz okunmuş ama birçoğu yarım…

Günümüzde şiiri kitlesel ilgisizliğe mahkûm edenin en çok da şiirin kendisi; şiir geleneğimizin çoğulluğundan ve halkla, tarihle, siyasetle iletişme kaygısından hemen tümüyle uzaklaşması; 20. yüzyılın başlarında Avrupa’da, ortalarında Türkiye’de yaygınlaşan ve bir türlü bu toprakları terk etmek istemeyen; anlamca silik, kapalı, rastlantısal; yapıca (serbest değil) örgütsüz; odakça (imgesel değil) imgeci; toplumla ilişkisi bakımından (bireysel değil) bireyci bir şiir tarzına kapılanması olduğunu düşünüyorum. 

Kabul etmek gerekir ki 2000’ler şiirinin çoğu bu damardan akıyor ki benim kendi şiirim de bütünüyle bundan azade değil. Böyle olunca birçok şiir okuru gibi ben de artık çok daha seçerek şiir okuyorum. Benim “sanat “piyasa”sında birbiriyle rekabet halinde kendine dikkat çekmeye çalışan sayısız eserin birbiriyle yarışmasını tarif etmek için “dikkat rekabeti” dediğim şey en çok da şiiri vurmuş görünüyor.

Kendi okurluğum açısından bunu bir yerden kırmak gerekiyordu. Biriken 25-30 kitabı bir okuma koltuğunun kenarına dizdim ve her gün her birinden bir veya birkaç şiir okuyarak bu dağı eritmeye karar verdim. Okudukça, durumun hem düşündüğüm kadar kötü olmadığını hem de -belli bakımlardan- düşündüğümden de kötü olduğunu fark ettim. 

Bu yazıda günümüzün şiir ağacından oldukça rastlantısal biçimde seçilmiş bazı meyveleri kendi şiir ve estetik anlayışımdan sigaya çekmek için değil, “tatmak” ve izlenimlerimi not almak için okurken kendim için tuttuğum zihinsel ve yazısal notları paylaşacağım. Yazının ardına bir edebiyat festivalinde tanıştığımız ve çevirmenliğin, de yaptığım bir Hint-Tamil-Amerikalı şairden iki çeviri iliştireceğim.

Adıma imzalanmış kitaplardan bahsedince, çoğuyla tanışık, bazısıyla da dost, arkadaş olduğumuz kişilerden bahsedeceğimi söylemiş oldum. Bu tür durumlarda hep olduğu gibi, yakınlığın estetik yargılarıma yansımaması için elimden geleni yapacağım. Yine de okurun, soyadlarıyla bahsetsem de bu şairlerin tanışlarım olduğunu ve şiirlerin bir antoloji mantığıyla değil, “elimde imzalı kitaplarının olması” gibi epey keyfekeder bir kıstasla seçilmiş olduklarını bilmesini istiyorum. Bu kitapların bazısı apayrı yazıları hak ediyor ama hiç yazmamaktansa yazabildiğim kadarını yazmak istedim. İleride belki bir kısmı için müstakil yazılar da yazarım.

Hüzne, kendine ve topluma yazılmış mektuplar

Aslıhan Tüylüoğlu, Kuşların Akşamı’nı (Etki, 2015) kitaptaki Son Çocuklar şiirinden “Biz gittiğimizde / Berkin bir umuttur uyanacak / Sağlam iniltili dizelerde” üçlüğünü seçerek imzalamış bana (27). Benliğe dair düşünümler ve tanı(mla)malar Tüylüoğlu şiirinin önemli bir yanı; örneğin Kovuk’ta “Yaşlı bir ağaç bu taşıdığım / Gövdesi oyulmuş nasıl da isli” deniyor (18). Bu benlik irdelemesinin bir göstergesi olarak, şair kendi adını da birden çok kez anıyor şiirlerinde: “Yazdım işte! yazmak tuhaf bir çaresizlik… / O ilgisiz anları, geveze Aslıları” (Son Bir Mektup, 21) veya “Bir ipte iki cambaz kalbin / Aslı hu nesli hu / … / İşte bir uzun sözcük, aşk / Ah kendini söndür beni yak!” (Aslı Hu Nesli Hu, 13). Yahut Gazel biçimli ve başlıklı şiirin mahlas beyti: “Aslı’ydım Kerem’e döndüm çaresiz eleme döndüm / Güzün açan güle döndüm sallarımı kim yıkar.” Didem Madak’ın “Tanrılar ruh üfler şairler gölge” dizelerinden bir epigrafla açılan Değnek Kraliçesi, teknolojik göndermeleriyle yaşadığımız günün “gölge”sini üflemeye dönük bir şiir: “Her yerde test yayını hayatlar / Kocaman TV ekranlarında üç boyut / … / Oturdum kış gecelerinde dondurma yedim / Birkaç gözyaşından birkaç sms çektim / Dijital yenilgiler aldım bak” (22). Günümüz dünyasında teknolojinin ve internet jargonunun birçok günümüz şairinin şiirine farklı biçimlerde sızdığını ilerleyen örneklerde de göreceğiz. Biraz ileride “ağlayan palyaço” arketipinin ağzından dökülür gibi ironik söz oyunlarına da başvuracak şair: “İnsanların kibrini çekemedim de / Geldim iki bira ile kafayı çektim” veya “Aldım derin yarayı serin tuza yatırdım.” Siyasi şiir yazmıyor bizatihi belki ama çağın siyasal sorunları olanca ağırlığıyla şiirine çökmüş: “Her yerde deprem zilleri, saatli bombalar / İntihar eylemleri ve kimyasallar / Dev bir dikene dönüşmüş dünya” (Bir Karaltı, 28) veya “Hızla öteki oluyorum kimin canı yanmışsa / Orda bir bomba da odama düşmüş / Cenazeler tenimden kalkıyor / … / Bütün anneler birleşin!” (Güvercinlik, 32), “Dağlar ve kadınlar kanamasa” (Aralıktaki, 47) . Gündelik hayat bu şiirin vazgeçilmez bir parçası, sözgelimi: “Pirinç pahalı, belki bulgur da bitti” (Ah! Gardenya Yazıtları, s. 24), “Adam başı kokuşmuş çöp tenekeleri / … / Dişi atan fermuarlar, trafik kazaları” (Kanlı Beyaz Güvercin, s. 30). 

Çeşitli ödülleri olan Tüylüoğlu’nun bendeki diğer kitabı Gölge, Günah ve Kedi Karşıyaka Belediyesi Attila İlhan Şiir Ödülü Birincisi olmuş (Karşıyaka Belediye Kültür Yayını, 2017). Daha içe kapanıp liriklerden oluşan bu derleme, yine de meramını, derdini çoğu çağdaşı şairden daha az gizliyor; kendini belirli bir biçimde örgütlemiş şiirlerden oluşuyor. “Kendine giden, / Karanlık bir dar geçitten yürür / Çok zaman” veya “Yalnızlık, o hep vardır / İnce duran çiçeklerin boynu / Kalabalığın bir anlık suskunluğu” gibi dizelerle şiiri yaygın (ama özensiz değil) dilin alanına ve “acaba burada ne demiş olabilir” sorusundan “bu dediğini ben de bazen hissediyorum” duygusuna taşıyor. Attilâ İlhan ödülü alsa da şiirimize biraz da İlhan’la gelen “hep küçük harf” tutumuna dahil değil; şiir geleneğinin kadim zamanlarına yaslanan her dizeyi büyük harfle başlatma tutumu, Tüylüoğlu’nun şiirinde sese ve ritme daha fazla vurgu yapan tutumla da eşlenik gibi görünüyor. İmge yapbozları ve bulmacaları yaratmaya takıntılı değilse de imgeden yoksul bir şiir değil bu: “Duruyor takvim insanın en solgun yerinde” de diyor “Sokak lambaları saçları uzayınca” da, “Çıkart at bu ağır ablayı üzerinden” de; “Kirden gözleri parlayan çocuklardan” da bahsediyor, “düşlerin yakasındaki upuzun eller”den de. Uyağı ve diğer ses tekniklerini de tutumlu ama tutarlı bir biçimde kullanıyor. Öte yandan, şiirlerine daha egemen olan yaygın dil içinde şiirsel durumlar yaratma tutumu; ses işçiliği ve gözlem derinliğiyle birleşmediği zamanlarda pek iyi sonuçlar doğurmuyor. 

Fatma Aras’ın Herkes İçin Hüzün’ü (sykkitap, 2023) bana “hüzünsüz bir dünya sevgisiyle” imzalanmış olsa da hüzünle yüklü. Ama “İnsan adım atarsa küskünlüğe hamal olmaz” veya “İçimi yakan günler isyan dolu” gibi dizelerle hüzünden eylem çıkarmaya da meyyal. İngilizce şiirde daha sık rastladığımız bir dış biçimi -dizeler halinde yazılsa da tümcenin yapısına uygun noktalamalar- benimseyen Aras, geçenlerde şarkıya döktüğüm şiiri “Bütün Mesele Ömür”ünde şöyle diyor: “Bir acı bin acının nadasıdır dünyada / günlerin yorgunluğu derimizi çiziyor / sakin durmak bir nasihat, durulmaz / insanın ahı çarpar suçun duvarlarına.” Bu dörtlüğün de sezdirmiş olabileceği gibi üzerine iyi çalışıldığı belli olan şiirlerinin kiminde bireysel ile toplumsal arasındaki o çok aranan köprüyü başarıyla kurabiliyor. Şairiyle aynı kişi olduğunu hissettiğimiz şiir kişisinin bireyselliğini imgeleri ve içtenliği iç içe geçirerek açıyor: 

“Üçüncü denizi de geçtin sevgili / bir kıyamet başlıyor yüzümde / durulmadan bulandım / bekledim, beklettiler, yaslanıp uzaklara / iplik iplik sarıyor ruhumu bir sıkıntı.” İnsan ve İsyan şiirinde şöyle diyor: “Acılar yeri göğü silkeledi / günle geçmiş arasında düello / kent üşüdü, yol titredi, çoğaldı korkularım / bildim, sustum, dağıldım / yalnızlığın aynasında kendimi oyaladım” (52). Kitabın son şiiri Huzur Tufanı ise nice şiirin kıymetlisi güzel geleceğe bir söz veriyor: “Günleri oturtalım bir sanık minderine / el yorulsun, dil yorulsun hak için / ‘hayat bizimle evli’ ey ömrüm / kim ister yenilgiyi? / huzur tufanı varken!” 

Dilek Özkan 2021 Muammer Hacıoğlu Şiir Ödülü alan Eflatun Cumartesi (Klaros, 2022) kitabını 2022’de Karaburun Börklüce şiir şenliğinde imzalamış bana. Sanırım onun da katıldığı bir buluşmada moderatördüm; oldukça canlı tartışmalar geçtiğini hatırlıyorum. Genellikle tek yapraklık kısa ve orta uzunlukta şiirler Dilek Özkan’ınki. Başlıklar dahil her şey küçük harfle ve -üç noktalar ve bir iki im hariç- noktalamasız kaleme alınmış. Evcil hayvanı ve aşklarıyla birlikte yaşayan bir kadının günlüklerini hatırlatan şiirlerde aşk ve beden izleklerinin ağırlığı kendini hissettiriyor. Vakitlerden Dünya şiirini not almışım (45): “bir tuhaf yaralı güller akşamında / yontulmuş bir hüzün içindeyiz” diye başlıyor. Şarkıya davet eden bir havası var. İmgeleri güçlü ama aynı zamanda bir dert anlatmaya da çalışıyor. Bu dert bazen ülkenin hali de oluyor ama çoğunlukla kendi hali. Günümüz şiirinde yaygın bir tutum. Kürtçe ve Azerice gibi başka dillerin tınılarına da göz kırpan bazı şiirleri var Özkan’ın. Şiirde “başka dil” olgusunun başka şairlerde de karşımıza çıktığını göreceğiz.

Az önce bahsettiğim oturumdaki bir başka şair Sinan Araman’ın (Raywan) Kalbin Aritmetiği ve Suyun Kabaran Tarihi, Şiir-Deneme başlığını taşısa da çeşitli mecralarda yayımladığı portreler, siyasi notlar, düzyazı şiirler vb. metinleri de içeren ilginç bir derleme. Kitapta güçlü örneklerle üzerine az çalışıldığı hissedilen pasajlar bir arada. “Oturmuş yamacıma arzuhâlimi soruyor şehr-i İstanbul. / Bir mart güneşi güvercin kanatlarında bir kelebek / gözlerime konarken bir hüzün ey hayat! Buradayım işte” çağrısını (17) içeren Bir İstanbul Geçerken İçimden Dışavurumlarla, düzyazının, üç sütun üstüne dizilmiş avangard bir şiirsel denemenin, nesre yaklaşan uzun dizeli bir şiirin ve şiire yaklaşan kısa paragraflı bir nesrin iç içe oluşturduğu ilginç bir deneme. Zaman zaman “Müjdeler olsun birike birike / Gezi’yle başlayan onurlu tarihimize!” gibi neredeyse bildiriye indirgenmiş şiirlerle “Susardık yüreimizde kırılan hevesleri / Haylazlığı elinden alınan mahcup çocukluğumuz gibi / Susukunluğun isyana sakladığı bir hazza dönüşüyordu bu bende / Söylesem dağlar yıkılırdı sanki” gibi bazen türkülerin sesinden de ödünç alan içdökmeler, “Ne çok keder, ne çok öfke, ne çok neşe… / Dolaştım senin bütün saklı bahçelerinde” (Kadıköy, 116) gibi kısacık şiirler bu derlemenin çeşitliliğine çeşitlilik katıyor.


1.Epeydir kafamda dönen ve belki de bir broşür boyutuna yakınsayacak başka bir yazının konusu bu.

2. Bu rekabet şiirin satışını neredeyse dibe vurdurdu: Haydar Ergülen, geçenlerde Orlando Art Yayınları’nın en fazla 10 tane satıldığı için şiir kitaplarını iki haneli rakamlarla bastıklarını anlatan bir duyurusunu “Lütfen okuyalım, ama lütfen satın da alalım!” paylaştı (https://x.com/Haydar_Ergulen/status/1896642944045875352) diyerek paylaştı. 

3.Parantez içindeki bütün numaralar ele alınan kitabın sayfa numaralarını gösteriyor.

4.Kitaptaki “Gemiciler ve Bir Okyanus Hikâyesi: Bu Denizde İsyan Var, İskele Viral”, Yüksel Akkaya hocanın gemicilik hayatı üzerine çok ilginç bir tür edebi biyografi (s. 76 ve devamı).

*Bu yazının büyük kısmı, Öteki Eleştiri dergisinde basılmıştı (Yıl: 1, Sayı: 3, Mayıs-Haziran 2005, s.  117-133)

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.