Lacanyen düşünce; insanın parçalı ele alındığı, benlik illüzyonunu ifade eden ve Freud’un benlik anlayışını yeniden kuran bir yapıyı ortaya koymaya çalışır. Lacan, öznenin eksiklik ve bölünmüşlük üzerine kurulduğunu ifade ederek özneyi "Sujet Barré" (Bölünmüş Özne) olarak tanımlar. İnsan öznesi "bütün" olmaya çalışır; benlik illüzyonu da tam buradan gelir. "Her anlam bir yanlış anlamadır" derken en çarpıcı gerçeklik şudur: Kendine "ben" diyen insan da aslında bir yanlış anlama içindedir.
Dil, o yarım kalmışlık duygusunun örtülmesi amacıyla özne kurulumunda hayati bir yoldur. Benlik ise "ötekinin dilindeki" sınırdır. Bu dil sınırı, aynı zamanda benliğin kırılganlığına yol açar.Freud için insan; öznenin bilinci, bedeni, arzusu ve toplumsal yasayla aynı anda kurduğu gerilimli ilişkinin yapısal bölünmesinden doğan bir parçalanmışlığı tarif eder. İd; sınır tanımaz, dürtüseldir ve erken travmalar ile bastırılmış arzuların çoğunlukla bedendeki dili olarak konuşur. Ego; gerçeklikle pazarlık mekanizması olarak tanımlanabilir; kısmen bilinçli, kısmen bilinçsiz soyut bir kavramdır. Süperego ile idin dengesi buradadır; kaygı yönetimi, savunma mekanizmaları, bastırma, inkâr ya da yüceltme gibi duyguların alanıdır. Bir bakıma "idare eden" yapıdır. Süperego ise içselleştirilmiş bir iktidardır; Lacan burayı "Simgesel" (Sembolizm) olarak adlandırır.
Toplumun sesi kişide hâkim olmaya başlamıştır: ayıplar, günahlar ve toplumsal normlar... İçsel denetim ağı, tam da "ötekinin gözündeki" varlığımızın göründüğü alandır.Dolayısıyla parçalanmışlık; yapısal ve varoluşsal bir alandır. Lacan, bu alanın dil aracılığıyla kurulduğunu ifade eder. Biz dilin içindeyizdir, dil de bizim içimizde olan şeydir. Özellikle Luigi Pirandello’nun eserleri bu noktaya denk düşmektedir. Benliğin parçalanışı, maske-öz ilişkisi ve kimliğin istikrarsızlığı konuları iç içedir. Özellikle Biri, Hiçbiri ve Yüzbinlerceromanı; Lacancı anlatımla ötekinin gözündeki/dilindeki "ben" ile kişinin kendindeki "görünüş beni" arasındaki çatışmayı anlatır. Vitangelo Moscarda, eşinin "senin burnun eğri" demesiyle adeta yeni bir ayna evresine girer. O güne dek duymadığı bu söz ile başkalarının bakışına, hükmüne ve beğenisine mahkûm olduğu gerçeğini fark eder.
Lacan’a göre insanın sabit bir "ben"i yoktur, yüz binlerce imgesi vardır. Bu roman, Lacancı tanımla tam bir "bölünmüş özne" hikâyesidir. Merhum Mattia Pascal romanında ise kahraman; kendi kimliğini ve statüsünü bir anda yok edip, öldü bilindiği yerlere geri dönmek istemez. Bir müddet başka bir kimlik ve kumar yoluyla kazandığı parayla yeni bir kimlik inşası macerasına girişir. Ancak başaramaz; çünkü kimlik dilsel bir kayıttır. Bu roman; var olamamanın, ötekinin gözünden ve dilinden düşmüş olmanın trajedisidir. Aslında rol yapan Mattia Pascal, benliğini yeniden türetmek istemiştir. Yeni roller, egonun hayatta kalma stratejisidir ve Lacan’a göre rol yapmak "özne olmanın bedelidir." Ötekine poz kesmek, bir onay ihtiyacıdır; insanın toplumsal aynasına bir şey verme çabasıdır. Onayın gelmemesi ise yine parçalanmışlık, süperegonun yıkıcı diline maruz kalmak ya da simgeselin buyrukçu dilinde asılı kalmak gibidir. Sembolizmin (Simgesel olanın) tamamen yıkılması, gerçekliği de dağıtır.
İnsan, rollerini toplumun algısına sabitlemeye kalkınca kişiliğin dayandığı gerçeklik çöker. Hayatta önce dile giren insan, dili geliştikçe roldeki katı gerçekliği yıkar; aksi halde yine dağılır. Erkler ve otorite iktidarlarının parçalanışında da bu esnekliğin yok oluşu vardır. Otorite, katı formunu dayatmak adına dışarıdaki gerçeği dağıtmaya, dışlamaya veya ötekileştirmeye çalışır. Anlam ve dilin içinden geçerek pek çok mefhumun içini boşaltmaya başlar. Bu, erkin toplumları parçalayışıdır. Peki erkin en küçük parçası olan aile, nasıl parçalayıcı ve gerçeği dağıtan, anlamı dejenere eden bir yapı haline gelir?Kuluçka (Hatching) filmi buna dair en çarpıcı örneklerden biridir. Bir ergen kızın ayna evresinin dağılması; kötücül bir "başka benliğin" bir karga yumurtasından çıkması, bir çocuğun kişilik bölünmesi gibi görünür. Ancak izleyici, gerçekten kötücül olan ve bir bebeğe bile zarar verebilen kızın ikizini görür. Yani ana karakter Tinja, kendi alter egosunu yaratır.İçsel Bölünme: Tinja bir yandan annesinin istediği "kusursuz kız" rolünü sürdürmeye çalışırken, diğer yandan kendi bastırılmış öfke ve arzularını gizlemek zorunda kalır. Bu iki kimlik çatışması, yaratığın ortaya çıkışıyla somutlaşır.
Yaratığın Dönüşümü:
Başta grotesk bir kuşumsu varlık olan yaratık, giderek Tinja’ya benzeyen bir kız haline gelir. Bu süreç, Tinja’nın kimliğinin parçalanıp ikiye ayrıldığını simgeler.
Doğaüstü Metafor: Film korku öğelerini kullanarak bu psikolojik çatışmayı bedenleşmiş bir tehdit haline getirir. Yaratık, Tinja’nın karanlık tarafını dışarıya taşır ve onun bastırdığı duyguları eyleme döker.Yani Tinja, hem annesinin baskısı altında ezilen "iyi çocuk" kimliğini yaşarken hem de yumurtadan çıkan yaratık aracılığıyla kendi karanlık ve öfkeli tarafıyla yüzleşir. Bu da onda güçlü bir parçalanmışlık hissi yaratır.
Anne Onayının Eksikliği: Tinja, annesinin sevgisini kazanmak için sürekli mükemmel olmaya çalışır. Onay alamadıkça kendi benliğini değersiz hisseder.Esnek Olmayan Kurallar: Annenin "kusursuzluk" takıntısı, Tinja’nın hata yapmasına izin vermez. Bu katılık, çocuğun kimliğini özgürce geliştirmesini engeller.
Kırıcılık ve Yıkıcılık: Yumurtadan çıkan kız, bu baskının bir sonucu olarak Tinja’nın bastırılmış öfkesini ve kırılmış benliğini temsil eder. Yaratık, annenin kurallarının yıkıcı etkisini somutlaştırır.Annenin sosyal medyada paylaştığı "mutlu, uyumlu aile" imajı aslında gerçekliğin tam tersini gizlemektedir. Bu, narsistik aile yapısının en belirgin özelliğidir: dışarıya mükemmel bir vitrin sunmak, içeride ise kırıcı ve baskıcı bir düzen kurmak. Toplumlar ve ülkeler de benzer bir mekanizma işletir:
Bu açıdan film; sadece bir aile dramı değil, aynı zamanda toplumsal otorite ve vitrin kültürünün eleştirisidir. Kuluçka'dan çıkan yaratık tüm evi kokutmaktadır. Bu "kötücül" olanın yayılması, gitgide artan bir çürümeyi ifade eder. Tinja’nın annesi eşini aldatmakta, aynı zamanda sanal ortamda insanları kandırmaktadır. Sürekli algılarla oynayan, insanların ideal aile özlemi üzerinden para ve popülerlik kazanan bir figürdür. Kokan, sadece yumurtadan çıkan yaratık mıdır?
Elinde iletişim araçları olan kurumsal yapıların; ideal devlet, ideal devlet adamı, olmayan donanımlar veya sahte akademik unvanlar üzerinden yarattığı "mış gibi" dünyalar da toplumun kokuşmuşluğunu ifade etmez mi?Buradan mitolojik bir çıkış yoluna geçersek; Herkül’ün (Herakles) on iki görevinden biri olan "Augias’ın Ahırlarını Temizleme" mitinde, kahraman su yollarını değiştirerek ahırları bir günde temizler. Bu olay sadece bir güç gösterisi değil, toplumsal düzenin yeniden kurulması açısından semboliktir. Herkül, bireysel kas gücü yerine doğanın (nehirlerin) gücünü yönlendirerek sorunu çözer.
Kolektif Temizlik ve Arınma: Ahırların yıllarca temizlenmemiş olması, yozlaşmış bir düzeni simgeler. Su yollarının açılması, toplumun ahlaki ve sosyal açıdan arınmasını temsil eder. Augias’ın ahırları, yöneticilerin ihmalini ve çıkarcılığını sembolize eder. Herkül’ün müdahalesi, yozlaşmış düzenin halkın yararına yeniden düzenlenmesi demektir. Mit; sadece kaba kuvvetin değil, aklın ve stratejinin de sorunları çözmede önemli olduğunu gösterir.Özetle; kırılan, parçalanan her durumda yeni bir dizayn ya da yeni bir gerçekliğin ortaya çıkışını ifade eden mitsel anlatım, "benlik kırılgandır" gerçeğinin orada çakılı kalmadığını; her zaman yeni bir anlamın ve gerçekliğin kurulabildiğini bizlere kanıtlar.