22 dakika okundu
ZİHİNDEKİ ÇAKIL TAŞI, KARGA YUMURTASI VE KEFERNAHUM/Havva AĞRAL

İnsan zihnini en çok meşgul eden meselelerden biri yokluk ve pedofili konuları olarak karşımıza çıkıyor. Bu konular genelde görülmesi toplum nezdinde ve insan zihninde inkâr, kabullenememek ya da dönüştürmek, ıslah etmek istenilen alanlar olarak; genelde hassasiyet taşıyan ve sömürüye de açık alanlar olarak değerlendirilebilir. Toplumsal travmaların en derininde insan zihnine batan, acıtan ve kolay kolay nerede olduğu kestirilemeyen; belki uzun analizler sonucunda gün yüzüne çıkabilecek, ağırlığı ona keza yıkıcı bu alanlarda insan kendini çoğunlukla çaresiz ya da suçlu da sayabiliyor.

Türkiye’de Adalet Bakanlığı resmî verileri:

  • 2023 yılı: 40.713 pedofili istismar davası açılmış.
  • 2022 yılı: 31.830 çocuk.
  • 2014-2017 yılları arasında: 59.824 pedofili davası.
  • 2007 yılında vakalar 3.700 civarı iken 2017 yılında 16.000 civarında bir rakama ulaşıyor.

2014 yılından sonra açılan dava ve yaşanan vakaların belirgin bir şekilde arttığı gözlemleniyor.

Kaynaklar: Stockholm Center for Freedom, Duvar English, Hürriyet Daily News, Zaman Australia, Anadolu Ajansı (yapay zekâdan alındı) vb.

Ve yine Anadolu Ajansının verilerine göre her yıl 180 bin çocuk suça karışıyor. Kapitalist sistemin insanlık doğasına olan aykırılığına başka dayanaklar gerekli mi diye düşünüyorum. Ya uzun saatler sadece hayatta kalmak adına sömürgeci düzenlere biat edip var olacağız ki —o platformun da aşırı yüklü, dar bir zemin olduğunu, kaygan ve rekabetçi, imkânsıza yakın bir halde olduğunu düşünürsek— gençlerin kısa yollar icat etmesinin kaçınılmaz olduğu gerçeğinden kaçamayız. Sistemin dayatılması ve tolere edilmemesi de ayrıca bu kırılmayı derinleştiriyor. Cinsel konuların tabu, yasaklı, maddi külfetli oluşu gibi etmenlerle düşünürsek de cinsel merakın ve açlığın da kısa yollarını; tecavüz ve pedofili gibi sapkın yollara çıkıldığı sonucunu görürüz. Toplum tahlilinin özeti; bozuk düzeni doğru tartmak için biraz çıplak bir bakış ve bilim gerekli. Ama objektif bir bakış olmalı.Peki, her zaman gaspçı, zorba ve kapitalist acımasız dünyalar hep kötücül sonuçları mı yaratır? Hâlâ bazı noktalarda kısa yolları icat etmeyen insanların hatırına, Karga Yumurtası filminden söz etmek istiyorum. Paranın insan yaşamında kendi hakikatine sızamadığı, paranın giremediği yerler... İki kardeşin hayata sadakatine dikkat çekmek istiyorum.

Benzer dikkat çeken konuları genelde Abbas Kiarostami’den izlediğimiz insan hikâyeleri gibi bir yapım. Sistemlere kısa devre yaptıran şey genelde bir çocuk bakışı gibi. Fakat bu sefer hikâye Hindistan’dan geliyor. Yönetmenliğini M. Manikandan’ın yaptığı bu filmde; iki yoksul kardeşin sadece yeni açılan bir pizzacı dükkânından iki dilim pizza yiyebilmek için uğraş vermelerini konu alıyor. Hayatlarını karga yumurtası toplayarak kazanan bu çocuklar uzun yolu tercih ederken; sadece içlerinden geldiği gibi ve suçun ağırlığına kalmadan da bir hayallerini gerçekleştirebileceklerini göstermiş oluyorlar. Yokluk manzaraları olan filmde yoksulluğun genelde yadırganmayan bir akışı var. Toplumun tüm çarpıklığı, dünyanın çarpık düzenlerinin eğri çizgisini; Hindistan’ın banliyölerindeki yorgun yetişkinleri, yalın ayak Hintli çocukları bir sinematografi akışıyla tümden görebilirsiniz. Küçük hanelere sıkışmış insanlar; banyosuz, tuvaletsiz, ağır kokulu bir yoksulluğu paylaşıyorlar. Orada yadırganan tek şey, yoksul bir mahalleye ünlü birinin bir pizzacı dükkânı açması.

Filmde iki kardeşin orta sınıftan çocuklarla konuştuğu sahne, sınıf ayrımını resimliyor. Demir parmaklıklar, daha tepede duran park ve aşağıda iki kardeş... Hatta çöpten pizza dilimi verirler; çocuk kabul etmez. Kamera çoğunlukla çocukların hareketlerini takip eder; bu, onların enerjisini ve hayata bağlılığını vurgular. Yoksul mahallelerin canlı renklerle işlenmesi, çocukların umut dolu bakışını destekler. Filmde aynı zamanda yeşil alan tahribatı, gözle görülür çarpık betonlaşma dikkati çeker. Çocukların dünyasında ise ağaç, karga yumurtası yiyebilmek anlamına geliyor. Mesele dolaylı yollardan McDonald's kültürü dayatmasına da mesajlar iletebilmesidir. Çocukların o dar dünyasında yeni bir şey olan pizza, onlar için büyük bir hevestir. Annelerinin yaptıkları pizzayı bile beğenmezler. Filmin devamında çocuklar kömür satarak istedikleri pizzaya kavuşurlar. Yerken o kadar mutlu değillerdir; aslında o kadar beğenmemişlerdir.

Kefernahum

Film Çalışması

  • Yönetmen: Nadine Labaki
  • Yapım: Lübnan–Fransa ortak yapımı (2018)
  • Ödüller: Cannes Film Festivali Jüri Özel Ödülü, Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu, Gençlik Jürisi Ödülü
  • Konu: Film, 12 yaşındaki Zain’in anne-babasını “beni dünyaya getirdikleri için” dava etmesiyle başlar. Bu dava üzerinden çocuk işçiliği, mültecilik, yoksulluk ve çocuk istismarı gibi sosyal sorunlar işlenir.
  • Çocuk İstismarı ve İhmali: Film, çocukların fiziksel ve psikolojik olarak ihmal edilmesini gözler önüne seriyor. Zain’in hikâyesi, çocukların haklarının sistematik olarak görmezden gelindiğini vurguluyor.
  • Mültecilik ve Yoksulluk: Zain’in karşılaştığı zorluklar, mülteci çocukların savaş ve yoksullukla boğuşan hayatlarını temsil ediyor. Film, bu çocukların görünmezliğini kırmayı amaçlıyor.
  • Toplumsal Eleştiri: Nadine Labaki, sosyal gerçekçi bir üslupla devletin, ailelerin ve toplumun sorumluluklarını sorguluyor. Film, bireysel dramı evrensel bir soruna dönüştürüyor.

Sinematografik Okuma

  • Görsel Dil: Kamera çoğunlukla Zain’in göz hizasında kullanılıyor. Bu, izleyiciyi çocuğun dünyasına sokarak onun bakış açısını deneyimlememizi sağlıyor. Buna aynı zamanda "kurbağa bakışı" da denir. Çocuğun dünyayı okuması ile yetişkin kişinin dünyayı okumasındaki fark bu şekilde ortaya çıkıyor.
  • Renk Paleti: Filmde kullanılan soluk ve gri tonlar, Beyrut’un yoksul mahallelerinin kasvetini yansıtıyor. Bu görsel atmosfer, karakterlerin çaresizliğini pekiştiriyor.
  • Mekân Kullanımı: Dar sokaklar, kalabalık pazarlar ve bakımsız evler, karakterlerin sıkışmışlığını ve çıkışsızlığını simgeliyor.
  • Sembolizm: Zain’in küçük kardeşine duyduğu sevgi, filmde umut ışığı olarak işleniyor. Çocuğun mahkemede anne-babasını dava etmesi ise bireysel bir başkaldırıdan öte, sistemin eleştirisidir.

Kefernahum’daki karakterler gerçekten fazlasıyla eğitimsiz, bağnaz ve kendi yoksulluk döngülerine hapsolmuş bir çevrenin temsilcileri. Bu durum, Zain’in çaresizliğini daha da derinleştiriyor; çünkü çocuk hem aile içinde hem de toplumda duyarsızlıkla karşılaşıyor. Zain’in açtığı dava aslında yalnızca ailesine değil, tüm topluma yöneltilmiş bir suçlama. Film, bireysel bir hikâyeyi evrensel bir eleştiriye dönüştürüyor.

Topluma Yöneltilen Mesaj

  • Aile: Çocuğun en yakın çevresi olmasına rağmen, duyarsızlık ve cehaletle hareket ediyor. Zain’in anne-babası mesajı almıyor gibi görünse de bu durum filmin eleştirisini daha da keskinleştiriyor: Sorun yalnızca bireysel değil, sistematik.
  • Toplum: Film, yoksulluk ve mültecilik içinde yaşayan çocukların görünmezliğini kırmaya çalışıyor. Zain’in davası; “Beni dünyaya getirdiniz ama bana yaşam hakkı vermediniz,” diyerek tüm topluma bir hesap sorma çağrısı.
  • Devlet ve Sistem: Mahkeme sahnesi, devletin ve kurumların sorumluluğunu hatırlatıyor. Çocuğun sesi, aslında tüm çocukların sesi olarak yükseliyor.
  • Mahkeme Sahnesi: Çocuğun küçücük bedeniyle devasa mahkeme salonunda durması, bireyin sistem karşısındaki yalnızlığını simgeliyor.
  • Sessizlik ve Duyarsızlık: Ailenin mesajı almaması, toplumun da görmezden gelmesini yansıtıyor. Bu görsel ve dramatik tercih, seyirciyi rahatsız ederek düşünmeye zorluyor.
  • Evrensel Çığlık: Zain’in dava açması, sadece Lübnan’daki değil, dünyanın her yerindeki çocukların hak arayışını temsil ediyor.

Günter Grass’ın romanından filme çevrilen Teneke Trampet filminde de yine çocuk, savaş ve suçluluk duyguları başroldedir. Filmin bir yerinde yine pedofili ve erken yaşta, babası yaşındaki birinden hamile kalan bir genç kız vardır. Filmde çocuk karakterin yetişkinlerle kurduğu ilişkiler; özellikle cinsellik ve hamilelik üzerinden tartışmalı sahneler içeriyor. Bu sahneler, toplumun ahlaki çöküşünü ve savaş öncesi dönemdeki değerler karmaşasını simgesel biçimde yansıtıyor.

Sıfır Yılı (Germania Anno Zero, 1948) – Tanıtım ve Analiz

Roberto Rossellini’nin Almanya Sıfır Yılı filmi, İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının en güçlü örneklerinden biridir. II. Dünya Savaşı sonrası Berlin’in yıkıntıları arasında geçen hikâye; 12 yaşındaki Edmund’un gözünden savaşın toplumsal ve ruhsal yıkımını anlatır.Tanıtım

  • Yönetmen: Roberto Rossellini
  • Yapım Yılı: 1948
  • Akım: İtalyan Yeni Gerçekçilik
  • Konu: Berlin’in harabelerinde hayatta kalmaya çalışan Edmund’un trajedisi, savaşın çocuklar üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne serer.
  • Özellik: Amatör oyuncular, doğal mekânlar, belgesel estetiği.

Sinematografi

  • Gerçek mekân kullanımı: Berlin’in yıkılmış binaları, savaşın çıplak gerçekliğini dekor değil, doğrudan bir karakter gibi sunar.
  • Belgesel estetiği: Kamera, dramatize etmek yerine gözlemci bir tavırla yıkıntıları ve insanların çaresizliğini aktarır.
  • Doğal ışık ve sade çekimler: Seyircide yapay bir kurgu değil, gerçek bir tanıklık hissi uyandırır.
  • Çocuk bakışı: Kamera çoğu zaman Edmund’un perspektifine yakın durur, böylece savaşın masumiyet üzerindeki etkisi daha çarpıcı hâle gelir.

Psikanaliz

  • Masumiyetin ölümü: Edmund, faşist ideolojiyle büyütülmüş bir çocuk olarak, savaş sonrası dünyada ahlaki bir yön bulamaz.
  • Baba figürü ve otorite: Çöküş yaşayan ailesi ve çevresi, çocuğun bilinçaltında otorite boşluğu yaratır. Bu boşluk, onu trajik bir sona sürükler.
  • Suçluluk ve çaresizlik: Edmund’un yaşadığı içsel çatışma, Freud’un suçluluk ve ölüm dürtüsü kavramlarıyla okunabilir.
  • Toplumsal travma: Çocuğun bireysel trajedisi, aslında savaş sonrası toplumun kolektif bilinçdışını temsil eder.

Film Okuması ve Analizi

  • Yeni Gerçekçilik bağlamı: Film, savaş sonrası Avrupa’nın toplumsal ve ahlaki çöküşünü en yalın hâliyle gösterir.
  • Varoluşsal sorgulama: Edmund’un hikâyesi; insanın savaş sonrası dünyada anlam arayışını ve ahlaki değerlerin çöküşünü simgeler.
  • Yıkıntılar metaforu: Berlin’in harabeleri, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal ve ahlaki yıkımı temsil eder.
  • Evrensel mesaj: Çocuk figürü üzerinden anlatılan bu trajedi, savaşın her dönemde masumiyet üzerindeki yıkıcı etkisini hatırlatır.

Özetle, Sıfır Yılı yalnızca bir savaş sonrası dram değil; aynı zamanda insanlığın ahlaki çöküşünü, çocuk gözünden psikanalitik bir derinlikle anlatan bir başyapıttır.

Finalin Özeti

  • Edmund’un trajedisi: Film boyunca savaşın yıkıntıları içinde yönsüz kalan Edmund, çevresindeki yetişkinlerin ahlaki çöküşünden etkilenir.
  • Suçluluk ve çaresizlik: Babasını öldürmesiyle birlikte dayanılmaz bir suçluluk duygusuna kapılır.
  • Son sahne: Berlin’in harabeleri arasında dolaşan Edmund, sonunda bir binanın yüksek katından kendini boşluğa bırakır.

Sinematografik Etki

  • Yıkıntılarla bütünleşme: Edmund’un intiharı, Berlin’in harabeleriyle görsel olarak birleşir; bireysel trajedi toplumsal çöküşün bir yansıması olur.
  • Belgesel estetiği: Kamera olayı dramatize etmez, sade bir gözlemci gibi aktarır. Bu da sahneyi daha sarsıcı hâle getirir.
  • Sessizlik ve boşluk: Müzik ya da dramatik efekt kullanılmaz; sessizlik, sahnenin ağırlığını artırır.

Psikanalitik Okuma

  • Ödipal çatışma: Edmund’un babasını öldürmesi, Freud’un baba figürüyle ilgili psikanalitik yorumlarına bağlanabilir.
  • Suçluluk ve ölüm dürtüsü: Çocuğun kendi hayatına son vermesi, Freud’un “Thanatos” (ölüm dürtüsü) kavramıyla ilişkilendirilebilir.
  • Toplumsal bilinçdışı: Edmund’un intiharı, sadece bireysel bir suçluluk değil, savaş sonrası toplumun kolektif travmasının sembolüdür.

Film Okuması

  • Yeni Gerçekçilik bağlamı: Rossellini, savaşın çocuklar üzerindeki etkisini en çıplak hâliyle gösterir.
  • Varoluşsal sorgulama: Final, insanın savaş sonrası dünyada ahlaki değerlerden kopuşunu ve yaşamın anlamsızlığını simgeler.
  • Evrensel mesaj: Edmund’un ölümü, savaşın en büyük kurbanlarının masum çocuklar olduğunu hatırlatır.

Sıfır Yılı finali, sinema tarihinde en sarsıcı çocuk trajedilerinden biri olarak kabul edilir.

FilmTemel Rahatsız Edici ÖğelerSinematografik ÖzellikPsikanalitik / Toplumsal Okuma
Kefernahum (2018)Çocuk istismarı, yoksulluk, aile içi şiddet, kimliksiz büyümeBelgesel estetiğine yakın, doğal mekânlar, gerçekçi oyunculukÇocuğun yetişkinleşmesi, toplumun çocukları koruyamaması, sistemin çöküşü
Karga Yumurtası (2014)Yoksulluk, sınıf ayrımı, çocukların hayallerinin kırılması, aşağılanmaMinimalist anlatım, doğal mekânlar, çocuk bakışıMasumiyetin kaybı, sınıfsal eşitsizliklerin çocuk ruhunda travma yaratması
Teneke Trampet (1979)Büyümeyi reddeden çocuk, grotesk imgeler, cinsel ve ahlaki rahatsızlıklar, Nazi Almanya’sıGrotesk semboller, güçlü metaforlar, stilize anlatımKimlik kaybı, otoriteye başkaldırı, toplumun politik yozlaşması
Sıfır Yılı (1948)Çocuğun suçluluk duygusu, baba figürünün çöküşü, intiharBerlin’in harabeleri, belgesel estetiği, doğal ışıkMasumiyetin ölümü, Freud’un ölüm dürtüsü, savaş sonrası kolektif travma


Şimdi, Karga Yumurtası filminde zihnimize batan şey akran acımasızlığı gibi görünmekte. Kefernahum çok daha acımasız ve her tarafıyla zihni acıtan konular; zaten trajik bir dünya. Teneke Trampet; savaş, büyümeyen, konuşmayan çocuğun gördükleri ve tanık oldukları izleyenin zihnine bir çakıl taşı olacak niteliktedir. Sıfır Yılı Edmund’un, bir çocuğun dünyaya verdiği o erişkin yanıtı zihinde bir iz bırakır. Ama Epstein bir film değildi. O gerçekten zihinlerde yara izi. Politik bir köşeye sıkıştırma ya da sadece farklı şeyler deneme adına insanlıkta bu yarayı açtılar. Umarım tekrarı olmaz.